24 Ocak 2016 Pazar

Birbirine Uymayan Topluluklar

Hıristiyanlığın yayılması iki odak etrafında gerçekleşti: gezici vaizler ve bunların arkalarında bıraktıkları yerleşik sempatizan grupları. Yavaş yavaş Kilise (ecelesia; toplantıya çağrılan meclis) adı verilen ve Yunan sitesine özgü bir kurum olan mahalli topluluklar oluştu.


Bu terim zamanla iki anlama gelmeye geldi. Birincisi, belirli bir yerde bir araya gelen müminler grubu; ikincisi, bir bütün olarak İsa’nın Kilisesini oluşturan Hıristiyanların toplamıydı. Kendi binaları olmadığından, bu dini cemaatler, toplumsal durumları çok farklı olan insanların evinde toplanmaya başladı. Bunlar tıpkı vaktiyle Filistin’de İsa’nın etrafında toplanmış olan gruplara benziyordu. Bu cemaatler genellikle pagan (putperest) kökenli Hıristiyanlarla Musevi kökenli Hıristiyanlardan veya yakın çevrelerden gelen insanlardan oluşuyordu.


Bir süre sonra aralarındaki ayrılıklar, sorun yarattı: Tanrı’nın seçilmiş kavminden olduklarına inanan Musevi kökenli Hıristiyanlar yemekleri ile özellikle müminlerin iman birliğini ve Tanrı’yla ilişkilerini temsil eden ekmek ve şarabı, bu konudaki ilkeleri bilmeyen pagan kökenli Hıristiyanlarla paylaşmak istemedi.


Hıristiyanlığın bu ilk döneminde ortaya çıkan sorun şuydu: İsa’nın İncil’inden (müjdesinden) faydalanmak için, Musevilikten geçmek şart mıydı? İnayetten (Tanrı’nın karşılıksız affından) yararlanmak için, önce Tanrı’nın seçilmiş kavmine katılmak ve onun işareti olan sünnet görevini yerine getirmek ve bu görev konusunda diğer Musevi yasalarına uymak gerekli miydi? İncil’in kayıtsız ve şartsız paganlara da açık olmasını savunanların başında gelen havari Paulus’un görüşü ve inancı bu konuda galip geldiyse de, sorun tartışma ve anlaşmazlıklara yol açmaktan geri kalmadı.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Tarihin Sahnesinde Altınlık Makamında Mütevazi Bir Zat

Bu yazımda sizlere büyük üstad Necip Fazıl’ın kısaca hayatını anlatacağım. Çeşitli kaynaklardan derlediğim bu yazımı umarım beğenirsiniz. Sadece bir edebiyatçı olarak kalmayan ünlü sanatçı, dini bilgilerle günümüzde özlü sözleri gerek sosyal medyada gerekse çeşitli eğitim kurumlarında kendisine atıfta bulunulmaktadır.

İstanbul,Sultanahmet’te doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüştür. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek, Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris’te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders vermiştir (1939-1942).


Daha gençlik yıllarında basınla ilgilenen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır. Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçe’nin Yaşayan En Büyük Şairi” unvanını vermiştir.


Necip Fazıl’ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. “benim de yerim bu el oldu yâhu,Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır  anılarında. Kısakürek, bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua,  Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.


Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.


Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit’i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Ağaç’ta olduğu gibi Büyük Doğu’nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi’nin Sait Faik’e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.


Ancak, Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.