İnançlı
İstanbul'da yaşanılan dinlerin bir blog içerisinde eserler halinde sunulması, çeşitli yazılarla yaşanılan bu inançların tasviri.
8 Nisan 2018 Pazar
27 Temmuz 2016 Çarşamba
İman Seviyesi, Kabir Ziyareti ve Ezan ve Kamet Hakkında
İman artar veya eksilir mi?
İman inanılması gereken hususlar açısından artmaz ve eksilmez. Bir kimse, iman esaslarının tümünü kabul edip de, bir ya da birkaçına inanmazsa, iman etmiş sayılmaz. Bu durumda, iman gerçekleşmediğinden, artması ve eksilmesi söz konusu değildir. Ancak güçlü ve zayıf olmak açısından farklılık gösterir; kiminin imanı kuvvetli, kiminin zayıftır.
İmanda bu çeşit farklılığın bulunduğuna Kur’an-ı Kerim’de işaret edilmiştir: “Herhangi bir sure indirildiğinde, içlerinden (alaylı bir şekilde) ‘bu hanginizin imanını artırdı?’ diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sure onların imanını artırmıştır.” (Tevbe 9/124); “O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir.” (Fetih 48/4); “Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların (mü’minlerin) imanlarını artırır.” (Enfal 8/2)
Kabir ziyareti nasıl yapılmalıdır? Ölülerden yardım istenebilir mi?
Kabir Ziyareti; erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur. Nitekim Hz. Peygamber, ölüm ve ahretin hatırlanması için kabir ziyaretlerini tavsiye etmiş, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatırlatır” buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz, 47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Zira Hz. Peygamber’in genellikle bu günlerde kabir ziyaretinde bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Kabirleri ziyaret eden kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek “es-Selâmu aleyküm yâ ehle kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm le-lâhikûn” (Ey kabir halkı! Allâh’ın selâmı üzerinize olsun. İnşaallah biz de size (bir gün) kavuşacağız.) diyerek selamlar.
Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere Kur’an-ı Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir ziyaretinde, mezar taşlarına el – yüz sürülmez, kabirler çiğnenmez, üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz ve ölülere adakta bulunulmaz. Ziyaret esnasında ölülerden medet beklemek, kabirlerin etrafında dolaşmak, mum yakmak gibi bidat ve hurafelerden uzak durulmalıdır.
Ezan ve kamet nedir?
Ezan, farz namazlarının vaktinin girdiğini belli sözlerle ve özel bir şekilde ilan etmek, bildirmek demektir.
Namaz Mekke döneminde farz kılınmakla birlikte, ezan hicretten sonra uygulamaya konulmuştur. Medine’ye hicretten sonra, Mescid-i Nebevî’nin inşası tamamlanıp düzenli bir şekilde cemaatle namaz kılınmaya başlanınca, Hz. Peygamber vakitlerin girdiğini duyurmak için ne yapılabileceğini arkadaşlarıyla görüşmüş, o esnada Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları yirmiye kadar ulaşan sahabiye rüyalarında bugünkü ezanın şekli öğretilmiştir. Hz. Bilal tarafından sabah namazında, yüksekçe bir evin damında okunarak uygulamaya konulmuştur.
Ezan, Müslümanlığın şiarı haline gelmiş müekket bir sünnettir. Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.
Kâmet ise, farz namazlardan önce, namazın başladığını bildiren ve ezan lafızlarına benzeyen sözlerdir. Ezandan farklı olarak, “hayya ale’l-felâh” cümlesinden sonra, “kad kameti’s-salât” cümlesi eklenir. İster cemaatle, isterse tek başına kılınsın, erkeklerin her farz namazdan önce kâmet getirmeleri sünnettir.
28 Mayıs 2016 Cumartesi
Allah’a İman ve Kur’an’da ki Biz
Bugün ki yazımda sizlere iki sorunu cevabını sunuyorum. Aslında bilmemiz gereken bu iki sorunun cevabı için anlatılanların dışında birazcık düşünmeyle de cevabına ulaşmamak gibi bir durum söz konusu kesinlikle değildir. Bu iki önemli soruya gelince birincisi Allah’a iman ne demektir? İkincisi ise Kur’an’da Biz zamiri neden kullanılmaktadır?
Allâh’a iman ne demektir?
Allâh’a iman, Allâh’ın varlığına, birliğine, ezeli ve ebedi olduğuna, yani varlığının bir başlangıcı ve sonunun bulunmadığına, eşinin, benzerinin, ortağının, çocuğunun olmadığına; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığına, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğine, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğuna; her şeyi bildiğine, her şeyi gördüğüne, her şeyi işittiğine, duyduğuna, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi yaratan olduğuna. Kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğuna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmaktır. Ergenlik çağına ulaşmış her akıl sahibinin, Allâh’a bu şekilde inanması farzdır.
Kur’an’da Yüce Allâh, kendisiyle ilgili olarak bazen “biz” ifadesini kullanmaktadır. Neden?
Kur’an-ı Kerim’de Allâh Teâlâ bazen, kendisiyle ilgili olarak “biz” ifadesini kullanması, O’nun azamet ve şanının yüceliğine işaret eder. Hemen bütün dillerde saygı ve yücelik ifadesi olarak bu tür ifade biçimine başvurulmaktadır.
Kur’an’da, Yüce Allâh’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerde genellikle tekil zamir, fiillerinden bahsedilirken ise bazen tekil, bazen de çoğul zamir kullanılmıştır. Nitekim, “Sizi Biz yarattık” (Vâkıa, 56/57), “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık” (Kâf, 50/6), “Andolsun, insanı Biz yarattık” (Kâf 50/16), “Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yarattı. Gökten de yağmur indirip, orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik” (Lokman 31/10), “Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alamet yaptık” (İsrâ 17/12) gibi, fiilleriyle ilgili âyetlerde, hem tekil, hem de çoğul zamir kullanılmıştır. Kendi zâtı ve uluhiyeti ile ilgili şu ayetlerde ise, tekil zamir kullanılmıştır: “Şüphe yok ki Ben, rabbinim senin.” (Tâ-hâ 20/12), “Şüphe yok ki Ben, Allah’ım, Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et.” (Tâ-hâ 20/14), “O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır.” (Haşr 59/22).
18 Mayıs 2016 Çarşamba
Üsküdar Ayazma Camii
Bu yazımda sizlere Üsküdar’ın zengin camii koleksiyonundan biri olan Ayazma Camii’nin tanıtımını yapacağım umarım beğenirsiniz.
III. Mustafa’nın 1761 yılında Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya inşa ettirdiği Ayazma Camii, Üsküdar’da Salacak ve Şemsipaşa semtleri arasında yükselir. Kızkulesi`nin karşısında ve Marmara`ya hakim bir tepe üzerindedir.
Caminin ve semtin adı vakti zamanındaki ayazmadan geliyor… Ayazmanın suyu, artık caminin avlusundaki kuyunun dibinde duruyor ve pompayla basıldığında aptes alınan çeşmelerin deposunu dolduruyor. İş bu nedenle apteshanedeki suyun lüzumsuz kullanılmaması rica ediliyor.
Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde bulunan 5446 numaralı ve 1172/1758-59 tarihli belgeden caminin yerinde daha önce Ayazma Sarayı ve Bahçesi’nin bulunduğu anlaşılmaktadır. Başka bir arşiv belgesine göre 1740’lı yıllarda Ayazma Sarayı iyi durumda olup, onarılarak İran elçisine tahsis edilmiştir.
Camiyi Sultan III. Mustafa, amca oğlu Sultan I. Mahmut ‘un 1740′lı yıllarda İran elçisinin ikametgâhına tahsis ettiği Ayazma Sarayı’nın yerine annesi Mihrişah ve ağabeyi Süleyman adına yaptırmış. 1758′de temeli atılan cami Ocak 1761′de ibadete açılmış.
Ayazma Camii birkaç defa tamir edilmiş, yıkılan minaresinin yerine iki kez yenisi yaptırılmış, caminin muvakkithanesi ve camiye akar olması münasebetiyle inşa edilen hamamı ve birçok dükkânı da günümüze ulaşmamıştır.
Geniş bir avlunun ortasına oturan cami, İstanbul manzarasına hâkim bir tepe üzerinde olup; batılı mimari öğelerin yanında kullanılan klasik mimari şekiller yapıya farklı bir hava katmıştır.
Dikdörtgen planlı yapının ana mekânı, dört kemere oturtulan bir kubbeyle örtülüdür ve yapının hünkâr köşkü bu ana mekânın sol tarafında, camiye bitişik olarak inşa edilmiştir. Vaaz kürsüsü, mihrap ve minber süslemesinde kullanılan çeşitli renkli taşlar ve hünkâr mahfilinde kullanılan altın yaldızlı bezemeler güçlü bir işçiliği eseridir.
Oymalı renkli mermerden olan minber ile kırmızı somaki taşından olan mihrap da güçlü işçiliğin yapıya bir başka yansımasıdır. Cami kapısının üstündeki yazılarsa; Hattat Seyyid Abdullah’a ve bazı alçı pencerelerin üzerindeki yazılar ise Hattat Seyyid Mustafa’ya aittir.
Geniş bir avlunun ortasına yerleştirilen caminin son cemaat yerine yarım daire düzeninde on basamaklı merdivenle çıkılır.Avlu kapıları üstünde celi hatla yazılmış ayet-i kerimeler bulunmaktadır. Son cemaat yeri üç bölümlüdür. Esas mekân dikdörtgen planlı olup, dört kemere oturan merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Sol tarafta yapıya bitişik Hünkâr köşkü yer almaktadır. Sokak yönünde taş konsollar tarafından taşınan mekân, sütunlar tarafından taşınan ve iki katlı olan bir galeriyle caminin hünkâr mahfiline bağlıdır. Caminin içinde bulunan hünkâr mahfili de sütunlar üzerinde taşınır. Altın yaldızlı süslemeler bu bölümün en çarpıcı yönüdür.
Ayazma Cami Avrupa sanat üslubunun etkisinde kalınan bir dönemde yapılmış olmakla birlikte, büyük kemerler içindeki pencereler, Türk klasik mimarisi özelliğini taşımaktadır. Minber vaaz kürsüsü ve mihrapta çeşitli renkli taşların zarif birleşmesiyle meydana getirilmiş zengin bir süsleme dikkati çekmektedir.
Ayazma Caminin müştemilatından olan sıbyan mektebi, hamam ve muvakkıthane yıkılmıştır. Önceleri cami yakınında inşa edilen vakıf dükkânlarından ise sadece bazı izler kalmıştır. Caminin duvarlarında küçük konsol çıkmaları üzerinde oturan tam bir Türk köşkünün minyatür modeli biçimindeki kuş evleri görülmektedir. Caminin haziresinde ise saraya mensup bir çok kimsenin mezarı bulunmaktadır.
Geniş avluyu çevreleyen duvarın bir köşesinde mermerden büyük bir çeşme vardır. Kitabesinden 1174/1761’de cami ile birlikte yapıldığı anlaşılan bu çeşmenin manzum tarih kitabesi şair Zihnî’nindir. Çeşme, mermer bir cepheye yapıştırılmış dört köşe bir paye şeklindedir. Alt kısmı taş olan avlu duvarında açılan esas kapının önünde taş korkuluklu iki taraflı rampa bulunmaktaydı.
Ayazma Cami, Türk mimarisinde artık yabancı üslubun hâkim olduğu bir dönemin örneği olmakla birlikte, normal ölçüleri aşan yüksekliği ve yapıldığı yerin topografik durumu ile bunu bir kat daha arttıran gösterişli bir görünüme sahiptir. Marmara ve Boğaz’ın girişine hâkim oluşu ile şehrin Anadolu Yakasına değişik bir güzellik kazandırmaktadır.
11 Mayıs 2016 Çarşamba
Hz. MUSA (A.S)’nın Hayatından Bir Parça Alıntı
Allahuteâlâ’nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat’ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu’l-Azm peygamberlerden biridir. Hz. İbrahim (a.s)’in soyundan olup, İsrailoğullarının akidelerini islah etmek ve onları Allahuteâlâ’nın dilediği nizama kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kur’ân-ı Kerim’de uzun uzun anlatılmaktadır.
Hz. Adem (a.s)’den, Rasulullah (s.a.s)’e kadar pek çok peygamber gelmiştir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allahuteâlâ’ya iman etmeye çağırmışlar; bu yolda kâfirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.
Mûsa (a.s) da, Allahuteâlâ tarafından İsrailoğullarına gönderilmiş bir rasul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi kavmini Allah’a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı tevhid yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kâfirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı. Allahuteâla Kur’ân-ı Kerim’de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)’dan şöyle bahsediyor:
“Kur’ân’da Musa’yı da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve İsrailoğulları’na gönderilmiş bir peygamber idi.”(Meryem, 19/51).
Hz. Musa (a.s)’nın Firavun ile olan kıssası, Kur’an’ın bazı sûrelerinde çeşitli üslûplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Firavun ve ordusunun Kızıldeniz’de boğulmaları olayından sonra, İsrailoğulları ile ilgili kıssasına da genişçe yer verilmiştir.
Musa (a.s)’nın Firavun ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir. Bilâkis bu hak ile bâtılın çatışması, Rahman’ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile bâtıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve rasullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam edegelmektedir. Sapıklık ve bâtıl, daima İblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş; imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allahuteâlâ şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında hem de meleklerin şahid olacağı günde muzaffer kılacağız.” (Mü’min, 40/51).
Hz. Musa (a.s)’da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allahuteâlâ’nın izniyle kazandı.
Hz. Musa (a.s)’nın Nesebi, Doğumu ve Hayatı
Musa (a.s)’nın babası, İmran’dır; Onun babası Yahser, onun da babası Kahes’dir. Nesebi Yakub (a.s)’a ulaşır; ki, onun babası Hz. İshak (a.s), onun da babası Hz. İbrahim (a.s)’dır. Musa (a.s)’nın yanında gördüğümüz Harun (a.s) onun kardeşidir. Allahuteâla, Musa (a.s)’yı Firavun’a, imana davet için gönderdiğinde, Hz. Harun (a.s)’ı da ona yardımcı olarak seçmiş ve görevlendirmişti. Hz. Musa (a.s) Allahuteâla’ya şöyle dua ederek, kardeşi Harun (a.s)’u kendisine yardımcı yapmasını istemişti:
“Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u (ver).” (Tâhâ, 20/29 ve 30).
Hz. Musa (a.s), Mısır’ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Firavun, İsrailoğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. İsrailoğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır’da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Firavun, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de;
“Biz sana Musa ve Firavun’un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacağız. Çünkü Firavun o yerde (Mısır’da) başkaldırmış ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine bağlamıştı.” (Kasas, 28/3 ve 4) buyuruluyor.
Firavun, saltanatı sırasında İsrailoğulları’na çok kötü eziyetlerde bulundu; onları köle yaptı, en çirkin ve adî işlerde çalıştırdı. Allahuteâlâ, İsrailoğulları’nı bu sıkıntıdan, azgın Firavun’un şerrinden, zulüm ve taşkınlıklarından kurtarmak için Hz. Musa (a.s)’yı gönderdi.
5 Mayıs 2016 Perşembe
Komşu Kötü İse Ne Yapmalı
Bu soruya cevaben deriz ki: Asıl mesele, kötü komşu ile geçinmektir.
İyi komşu ile herkes geçinir. İkramım ve iyiliğini gördüğü komşusuna herkes ikram eder, herkes iyilikte bulunur. Marifet kötü komşuya ikramda bulunmaktır. Kötü komşuya nasıl davranmalı? Yahut kötü komşu ile geçinmek nasıl mümkün olur?
Ondan gelen veya gelmesi muhtemel eziyetlere, sataşmalara sabır ve tahammül göstermek suretiyle mümkündür. Yoksa az önce söylediğimiz gibi iyi komşu ile faydasını gördüğün komşu ile herkes geçinir. Asıl mesele, asıl marifet kötü komşuyu yola getirmek, onu irşat ve ıslah etmektir.
Sonra, komşunun ufacık, bir hatasını büyütüp mesele haline getirmek, bir Müslümana yakışmaz. Bu kadar eften püften, fındıkkabuğu doldurmayacak şeyleri mesele yapıp komşuya hakaret etmek, onunla kavgaya tutuşmak, ona saldırmak doğru değildir. Komşudan gelen bu ufacık zararları ve tedirginlikleri geçiştirmenin de elbette ki bir çaresi vardır. Ona münasip bir lisanla rahatsız olduğunu, yaptığı hareketlerden tedirgin olduğunu izah edersin. O da utanır, sıkılır ve hatalarını bir daha tekrar etmez, seni rahatsız edecek davranışlardan şiddetle kaçınır. Demek ki bütün mesele, sabır ve tahammül meselesidir. Mesele katlanabilmektedir.
Katlanabilirsen kötü komşu ile bile iyi münasebetler kurabilirsin. Ufak tefek hataları büyültmezsen iyi komşu olabilirsin. Komşunun suçunu af etmek, ona karşı duyduğun kin ve nefretleri unutabilmek, öfkeleri yutabilmek, senin için bir Müslüman olarak başarması önemli olan hususlardandır.
Böyle yaparsan mükâfat alırsın. Cenap-ı Hak, ihsan ve ikramda bulunan, varlıkta da darlıkta da sabretmesini bilen, insanların suçunu bağışlayan, onlara karşı duyduğu öfkeyi yuta-bilen, kişileri Kur’an’da övmüştür. Onlar için yer ve gökler kadar genişliği olan cenneti hazırlamıştır. Bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Rabbinizin mağfireti ne ve takva sahihleri için hazırlanmış olan cennetteki eni göklerle yer (kadardır) koşuşun. Onlar (o takva sahihleri) bollukta ve darlıkta in-fak edenler, öfkelerini yutanlar, insanları kusurlarından af ile geçenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”
İnsanları af edip onlara karşı öfkelerini yenenler bu kadar büyük bir mükâfata nail olurlarsa, komşularının kusurlarını af edip onlara varlıkta da darlıkta da infak eden, iyilikte bulunan kimseler, elbette ki bundan daha büyük bir mükâfata ve ecir nail olurlar. Onun için komşudan gelecek eziyetlere tahammül göstermek lâzımdır.
Onu iyilikle mahcup etmek, yaptığı kötülüğü yüzüne vurmamakla efendilik göstererek ona insanlık örneği vererek utandırmak gerekir. İşte kötü komşu ya böyle davranılırsa, kısa zamanda yaptığına pişman olur, çok geçmeden gelip özür beyan eder ve bağışlanmasını ister. Biz böyle komşuları çok gördük. Kötü komşuya kötü davranılmaz…
28 Nisan 2016 Perşembe
İslamiyet’te Olması Gereken Baba-Oğul İlişkisi
Kendisine ait olmayan herhangi bir kadınlarla cinsi münasebet kurmanın zina olduğunu, zinanın ise Kur’an da kesinlikle yasak kılındığını ve zinanın pek çirkin bir şey olduğunu, birçok yuva ve ailelerin yıkılmasına, bir o, kadar da ocakların sönmesine vasiyle teşkil ettiğini hülâsa zinanın bütün zararlarını henüz yeni akılbalığ olan oğluna anlatması lâzımdır.
Bugün bu görevi yapan babalara pek ender rastlanmaktadır. Halbuki babanın başlıca görevlerinden bir tanesi de budur. Birçok gencin zinaya itilmesinin, umumhanelere koşmasının, yabancı kadınlarla ilişki kurmasının sebebi budur.
Zavallılar bilmiyorlar. Hatta yabancı kadın veya kızla ilişki kurmanın dinde yasak olduğunu bilmeyen nice delikanlılara şahit olmuşuzdur. Öyleyse delikanlı camiye gitmezse, okulda ve evde de babasından bu gibi şeylerin İslam’da yasak olduğunu öğrenmezse, nereden öğrenecek?
Çocuklarımızı maalesef kendi ellerimizle bozuyoruz. Ahlaklarının bozulmasına biz sebep oluyoruz. Hep onların maddî hayat ve istikballeri ile ilgileniyoruz. Manevi hayatları ile ilgilenmek bizim için adeta büyük bir külfet haline gelmiştir.
Böyle yapmakla acaba sorumluluktan kurtulacağımızı mı sanıyoruz. Nerde? Allah teâla ve tekkaddes hazretleri bütün bunları bizden soracaktır. O büyük günün büyük hesabını göz önünde tutarak her baba oğluna bu hususta gerekli bilgileri vermelidir. Onu her bakımdan aydınlatmalıdır.
Tabii yukarıda da arz ettiğimiz gibi bu hususları erkek çocuğa anne söyleyemez. Fakat baba söyleyebilir. İzah edip öğretebilir. Bir baba evladına vakti gelince bunları öğretmezse, görevini ihmal etmiş olur. Allah katında sorumlu duruma düşer. Allah katında bunun hesabını verir
Ey babalar şimdi görev sırası sizde işte! Oğullarınızla sıcak ve samimi ilişkiler kurun. Onlara dinini öğretin, Dinde cahil olmasınlar. Din cahilliği başka cahilliğe katiyen benzemez. Dikkat edin. Yavrularınızın ahiret istikbalini kendi ellerinizle yıkmayın! Mesül olursunuz.
Şunu da tekrar edelim ki, bugün milletimiz ne çekiyorsa bu yüzden çekiyor. Çocuklarımız bunalımlara, babalarını o kritik devrelerde yanlarında bulamadıkları, ellerinden tutup kurtarmadıkları için sürükleniyorlar.
Onun için bunalım çağlarında, yavrularımızın ellerinden tutalım; kötü yollara sapmalarını önleyelim. Onları kötü arkadaşlarına karşı uyaralım. Kötü kadınların şerrinden koruyalım. Şeytan ve nefsin tuzağına düşmemesi için azam! Gayret gösterelim.
Doğru olanı öğretelim ki, eğriden kaçsınlar. Yanlış yolu gösterelim ki, doğru yolu bulsunlar. Haramları da bildirelim ki, Helâlleri sevsinler. Kumarın, zinanın, içkinin ve benzeri menhiyatın kötülüklerini, zararlarını sık sık tekrarlayalım ki, onlardan nefret duysunlar. Aldanıp da o menhiyatı irtikâp etmesinler.
Evet eğer baba-oğul ilişkilerinin düzelmesini, kuvvetlenmesini, sarsılmaz ve kopmaz bağlarla takviye edilmesini istiyorsak ki elbette istiyoruz- çocuklarımızı, ihmal etmeyelim. Onları Allah’a, Rasülüllah’a, Kur’ana bağlamak ve bütün mukaddesata gönül verdirmek, bizim en büyük görevimiz olmalıdır.
Şunu da hatırdan çıkarmayalım ki: ne ekersek onu biçeriz. Allah yardımcımız olsun. Amin.
29 Mart 2016 Salı
ANA - KIZ MÜNASEBETLERİ
Baba-oğul münasebetlerini anlattıktan sonra, şimdi ana-kız münasebetlerine geçiyoruz. Şurası mutlaka bilinmelidir ki, bir kız babadan çok ana’ya mühatab olmaktadır.
Kız, bu fani hayatta bir çok dertler ve problemlerle karşılaşabilir. Bir çok üzüntü ve kederle başbaşa kalabilir. İşte o dertlerini ancak kendi cinsinden olan annesine açabilir, üzüntülerinizde ancak onunla paylaşabilir. Onun içindir ki anakız ilişkilerine çok değer verilmelidir.
Kız erginlik yaşma geldiği zaman, karşılaşacağı ay-başı halini ancak annesine açabilir. O hususta gereken bilgileri ancak annesinden alır. Lohusalık hususunda da baş vuracağı merci yine annedir. Çocuk büyütme usüllerini öğrenmekte de ilk kapısını çalacağı kişi yine annedir. Evlilik hayatında karşılaşacağı bütün müşkülleri ancak anneye açabilir. Bu tabta da bilgiyi anneden alır.
Onun için gerek aybaşı ve gerekse lohusa zamanında ve gerekse kadınları ilgilendiren diğer hususlarda anne son derece bilgili olmalıdır. Çünkü eksik bir bilgiye sahip olursa, yahut bu mevzularda hiç bir şey bilmezse, kızma gerekli bilgileri veremez. Bir kadının da bilmesi lâzım gelen bilgiler vardır. Bilhassa ilmi hali öğrenmelidir. Çünkü Allah Rasûlü sallelahu aleyhi ve sellem ilme, bilhassa ilmi hale, çok önem vermiştir.
Onun için, bi£ kadın erkek gibi ilmi halini öğrenmelidir. Ay-başı müddeti hakkında bilgisi bulunmalıdır. Ay-başı müddetinin en azı üç, en çoğu on gün olduğunu, lohusalığını azma müddet olmadığının çoğunun müddeti ise kırk gün olduğunu bilmelidir. Boy ebdesti hakkında da bilgisi olması gerekir. Çünkü bilmezse öğretemez.
Anlamazsa anlatamaz. Hem kendi öz evladına, hem de etrafa karşı mahcup olur. Yarın kızı büyüdüğü zaman, erginlik çağma erip de bazı konularda annesine baş vurduğu vakit, gereken bilgileri veremezse ona karşı mahçup düşer, yüzü kızarır. Ana-kız münasebetleri derken, ilk akla gelen bunlardır.
Ayrıca anne kızma dikiş, nakış öğretmelidir. Anne kızma, büyüyüp evlendiği zaman, kocasına, kaynanasına ve kayın pederine nasıl hürmet edeceğini, büyükleri nasıl sayacağını, küçüklere karşı nasıl sevgi göstereceğini de öğretmelidir. islami bilgiler yanında, Türklüğün gelenek, adet ve örfünü de öğretmelidir. Gideceği yerde, kocasıyla, kayın peder ve validesi ile hakkıyla geçinebilmesi için, bu ön bilgilerin kıza mutlaka verilmesi gerekir. Yemek pişirmesini, çamaşır yıkamasını, süpürüp temizlemesini bir kıza öğretmek, yine anne ye düşen görevlerdendir.
Kızı, dini bilgilerle teçhiz etmekte anneye düşen görevlerdendir. Bilhassa herkese açılamayacağı hususları öğretmek anneye düşer. Bunlar anne görevidir. Zaten anne-kız ilişkilerinden kasd edilen mânada budur…
“Kızma karşir “Kızım… Yavrum…” gibi şefkat ve merhamet kokan kelime ve cümlelerle hitab etmelidir. Kızma karşı, kaba, haşin ve sert davranmamalıdır…
“Sen kadın olmazsın! Amma da tenbelşin ha! Büyüdün, daha bir şey öğrenemedin. Sen kocaya gidersen ne yaparsın?” gibi söz ve cümleler sarf ederek kızın izzeti nefsi ile oynamamalıdır, kendine olan güvenini sarsmamalıdır. Şahsiyetini, benliğini zedelememelidir. Haleti ruhiyesi ne halel vermemelidir.
Kızı tenbel ve uyuşuk olsa bile, ona karşı teşvik edici ve uyarıcı cümleler kullanmalıdır. “Haydi yavrum, bilirim sen çalışkansın.. Beceriklisin!” diyerek, gönlünü almalı, işe ve çalışmaya böyle teşvik etmelidir.
işte annelik budur! Biz nice kadınları tanırız ki beş para etmeyen kızlarını yetiştirip tam manasıyla kadın yapmışlardır. Yeteneksiz kızlarını, tatlı dil kullanarak kabiliyetli ve son derece yararlı hale getirmişlerdir. işte bütün bunlar, zekâ ister… Kabiliyet ister… Hepsinden öte, sabır, azim ve gayret ister .
Şurası da Bir hakikattir ki, kız yetiştirmek her kadının harcı değildir. Sonra, kadınlık, yalnız erkeğin cinsî arzusunu tatmin etmek demek değildir.Hele şehvet aleti hiç değildir. Bazı şehvet perestlerin anladığı veya anlattığı gibi şehvet kamçılayıcı hiç değildir…
Bunun tamamen aksine, kadınlık başlı başına bir müessese, başlı başına bir okuldur! Başlı başına bir yuvadır! Kız olsun erkek olsun tüm evlatların yetiştirilmesinde, terbiye edilip cemiyete kazandırılmasında kadınların pek büyük rolleri vardır. Evet evlerinin bir melikesi olan annelerin bu babtaki rolleri pek büyüktür.
Kızlarının yetişmesinde başlıca sorumluluk onlarındır..
Baba, nasıl aile reisi ise, anne de ondan sonra hanenin biricik reisidir. Evlatlannın başlıca ve biricik mürebbiyesidir.. Kız evlat,, okula gitmeden önce ilk terbiyeyi anneden alır.”Baba ocağı… Anne kucağı…” deyimlerini beyhüde mi kullanmışlardır?
Baba ocağında büyüyen, anne kucağında terbiye görüp yetişen genç kızın, gerçek manada eş olabilmesi, mükemmel bir şekilde anne olabilmesi hiç şübhe yök ki annesinin zamanında kendisine vereceği kıymete ve dikkate bağlıdır.
Şayet annesi onu yetiştirememiş ise, ona gerekli terbiyeyi verememiş ise, Onu İslam ahlakı ile teçhiz edememiş ise hülâsa ona İslamlığı ve insanlığı öğretememiş ise, ona kadınlığın ne olduğunu, ne olmadığını anlatamamış ise, hiç şübhe yok ki onun maddi hayatı ile birlikte manevî hayatını da kati etmiş
Onun istikbali ve istiklali ile oynamış olur;çünkü böyle bir kız istikbalde hiç bir şey yapamaz, fikren de istiklali elden gider, adeta çevresinin kuklası ve oyuncağı haline gelir. Herkes onunla alay eder, herkesin müstehzi nazarlarına maruz kalır. Mânen yıkılır gider.
İşte bunlara meydan vermemek için bir annenin yapacak olduğu görevleri vardır. O görevleri yaparsa bunlara meydan vermemiş olur. Kızının hem maddi hem de manevî hayatını kurtarmış olur. Bir anne şunu da hatırdan çıkartmamalıdır: O her şeyden önce kocasının evinde bir raiye gözetici, koruyucudur.
îmam Buharî ve Müslim’in ittifak ettikleri bir Hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem onun hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Kadın, kocasının evinde bir Raiye koruyucudur. Raiyesinden korunmakla görevli olduğu şeylerden mes’uldür.”
Korumakla yükümlü olduğu şeyler hiç şübhe yok ki başta evlatları gelir. Sonra da kocasının mallan. Evlatlarını iyi korumamış ise bilhassa kızlarına göz kulak olamamış ise, onlara gereği gibi gerçek terbiyeyi verememiş, istikbale tam manasiyle hazırlayamamış ise bilsin ki mutlaka O sorumludur!
Bütün bunların hesabım muhakkak Allah’a verecektir. Şurasını da hatırdan çıkarmamak lazımdır : Anneler, ailenin temel taşlandır. Bir toplumun oluşması, bir milletin gelişmesi annelere bağlıdır.
Baba’nın Evlat Üzerindeki Sorumlulukları
Babanın üzerinde de, evladın haklan sayılmayacak kadar çoktur. Her şeyden önce çocuk doğar doğmaz, haftasında kulağına ezan okutup ona güzel bir ad koyması gerekir. Haftasında kulağına ezan okutarak ona güzel bir ad koyar.
Güzel ad denince, bundan Islami bir isim kasd edilir. Konulan isimlerin mutlaka bir anlamı olması lâzımdır. Çocuklara daha çok İslâm büyüklerinin adlan konmalıdır. Bizler maelllesef “Kaya” ve benzeri anlamı olmayan isimlerin çokça koruduğu bir devirde yaşıyoruz. Onun için buna çok dikkat etmemiz gerekmektedir, isim takarken mutlaka İslâmî bir ismin konmasını gerçekleştirmeliyiz.
Gençlerin bu babtaki düşünceleri çok daha başka oluyor. Onlar bir çok duyulmamış isimler Buluyorlar ve yahut uyduruyorlar. Onlanri dileklerini münasip bir dille kabul etmemek, red etmek gerekir.
Onlara; kırmadan, nefret ettirmeden, İslam’dan . soğutma dan, ismin İslam’da çok önemli olduğunu, konacak ismin İslam’a ve Türk’ün geleneğine uygun düşmesi lâzım’ geldiğini anlatmak, ikna etmek lâzımdır. Peygamber efendimiz bizzat evlatlarımıza güzel isim takmamızı emretmişlerdir. Kötü isimli birini rastladıkları mini değiştirdiği, yerine daha güzel bir ad taktığı da tarihen sabittir.
Bütün bunlar, bizlere, bir babanın, evlatlanrı na özel ve manalı isimle takmasının lüzumlu olduğunu gösteriyor. Evet babalar, evlatlarına güzel adlar takmak, anlamlı isimler koyarak, evlatlarını o isimlerle çağır-malıdırlar. Çünkü evladın baba üzerindeki önemli haklarından birisi de budur. Bu hakkı mutlaka ödemesi lâzımdır, hem de güzel bir şekilde…
Buna dikkat etmezse, gelişi güzel isimler takarsa, yahut anlamsız isimlerin verilmesine göz yumarsa mutlaka sorumlu duruma düşer. Bizden hatırlatmak.
24 Mart 2016 Perşembe
Ana Baba’ya İkram Etmek, Onlara Yedirip İçirmek Ve Hizmetlerinde Bulunmak
Onlara ikram edip yedirmek, içirmek, maddi ve manevi hizmetlerinde bulunmak hususunda bu iki varlık, herkesten ileri gelir. Nitekim Bakara süresinin bir ayetinde şöyle buyurulmuştur:
Onlar, herhangi şeyi nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar, deki Mal’dan vereceğiniz şeyi (evveliyetle) ana’nın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yol oğlunun (misafirin Hakkı)dır.
Her ne hayr işlerseniz, şübhesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren) dir. Bu ayeti kerime önce kime iyilik yapacağımızı bize ne,güzel izâh etmiştir! Yetimlerden yoksullardan ve diğer akrabaların hepsinden önce anne-babamızı düşünmemizi, yapılacak iyiliği önce o yapmamızı, diğerlerini ancak onlardan sonra düşünmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Saygı, sevgi hususunda da durum aynıdır. Saygıya, sevgiye herkesten önce layık olan onlardır. Bu hususu aydınlatan diğer bir ayet : “Allah’a ibadet edin. Ona hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin malik olduğu kimselere, (memluklerinize) iyilik edin.
Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez.Bu ayeti kerimede Allah, önce kendisine hakkıyla kulluk ettikten, kendisine hiçbir şeyi hiç bir surette ortak koşmadıktan sonra, ilk görevlerimizin anne ve babaya itaat etmemiz olduğunu bildirmiştir. Hatta bunu emretmiştir. Demek oluyor ki iyilik ve ikram, itaat ve hürmet babında, herkesten önce onlar gelmektedir. Şu halde herşeyden önce, herkesten önce onları düşünmemiz gerekmektedir. Zira maddî ve manevi iyiliklerimize en layık olan onlardır.
Akraba, yetimler, yoksullar, yakın ve uzak komşular, yakın ve uzak dost ve arkadaşlar ancak onlardan sonra gelir. Evde çoluk çocuk, anne ve baba fakr-ü zaruret içinde kıvranırken dışarıya sadaka vermek, bağışta bulunmak caiz değildir. Yapılan bağışlar kabul de edilmez. Birçok mû’minler ne yazık ki bundan gafildirler. Şuursuzca hareket etmektedirler.
Allah Akıl, fikir versin, ne diyelim. Kimi insanlar vardır ki, barlarda, pavyonlarda, düğün salonlarında meyhanelerde, sinema ve tiyatrolarda arkadaşlarına, binlerce lira harcayarak onlara yemek yedirirler, içki ısmarlarlar da evlerindeki yaşlı ana-babaları nı çoluk çocuklarını, komşu ve akrabalarını katiyen düşünmezler. Bu, çok yürekler acısı bir manzaradır. Bu tür davranışlar önce aile yuvasını mahveder, sonra ana ile babayı da üzüntü ve kederden çökertir. Hatta sekte-i kalpten öldürür.
Böyle nahoş durumlara dayanamayıp ölen nice insanları biliriz biz. Hain ve serkeş evlatlar nice ana-babayı mahvetmiştir! Nice masum ve masun aile yuvalarının yıkmasına sebep olmuşlardır. Nice çocukların anasız ve babasız kalmasına yol açmışlardır. Nice serveti bir çırpıda eritmişlerdir!.. Evet, evde çoluk çocuk dururken, ana-baba varken, hiç şahsiyetleri ne olursa olsun içki masalarında güzelim bir ömür heder edilir mi? Çoluk çocuğun rızkını heba etmek akıl kârı mıdır? Bu, her şeyden önce Allah’a karşı gelmektir, emirlerini hiçe saymaktır.
Allah’ın emirlerini hiçe saymak çok büyük bir suçtur. Büyük suçun cezası da büyük ve ağır olur. İşte böyle yapanları ahirette elim bir azab beklemektedir. Belki cezaları ahirete de kalmiyacak, dünyada yaşlandıkları zaman ettiklerini bulacaklar, sürüm sürüm sürüneceklerdir. Nefislerine mahkum olan şeytana kendini kaptıran bedbahtlar şunu iyi bilsinler ki, bu hayat böyle sürmez. Bir gün kendileri de elden ayaktan kesilirler. Elleri ayaklan tutmaz, çalışamaz hale gelirler, fakr-ü zarurete düşerler, bir kuruş paraya muhtaç olurlar, başkalarına el açacak duruma düşerler. Zamanında düşünmediklerinin ellerine kalırlar, merhametlerine düşerler. Bir lokma verecekler mi acaba diye durmadan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.
Evlad lan yüzüne karşı: «haydi ulan moruk!» diye bağırır.
Gelin ise : Şu annen ile babandan bıktım, usandım, gebermeleri de olmadı? diye bağırır.. Adeta çığlık atar. Neden mi?
İzah edelim . Çünkü vaktiyle kendisi de annesine ve babasına öyle davranmıştı.. Hanımı, çocukları ve yabancı arkadaşları annesini ve babasını kızdırmıştı. Emirlerini, nasihat ve öğütlerini dinlememişti. Oğlum, yavrum paralan dışarılar da harcama, biraz iktisat et, derlerken o hiç tınmamıştı. Verilen öğütleri kulak dışı etmişti.. Evinde anası-babası, eşi ve çocukları dururken, dışarıda ne idüğü belli olmayan bir sürü serseri arkadaşlarına kesenin ağzını açmış, bol bol paralar harcamıştı.
Zamanında kendisi babasına : Moruk! diye hakaret ederken, hanımı da annesine : «haydi oradan pasaklı kadın!» diye bağırmıştı. Annesi ve babasına devamlı hakaretler yağdırıp onlara adeta kötü günler yaşatmış, dünyalarını, hayatlarını zehr etmişti. Onlara saygı, sevgi, ikram ve iltifat şöyle dursun, devamlı olarak sataşmış dil ile hakaret etmiş ve ellerinin tersi ile zavallıları itmişti. Böylece onların dualarını değil, beddualarını, Onların kalblerini değil, kin ve öfkelerini kazanmıştı.
Azmıştı. Azıtmıştı. Sapmıştı. Saptırmıştı. İşte şimdi de ektiklerini biçiyor, yaptıklarını görüyor.. Çünkü bu dünya, etme, bulma! dünyasıdır. “Döversen, döverler, söversen söverler” dünyasıdır. dan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.
23 Mart 2016 Çarşamba
İslam’da Baba Hakki
Âyeti kerîmelerin bir çoğunda bu mevzu (Ana-baba) olarak geçmektedir.
«Ana-baba» yığ birlikte mutaalaa ederek, yukarki sahifelerimizde her ikisinden de uzun uzun bahs ettik. Sonra anne hakkını müstakil olarak ele aldık ve işledik. Şimdi ise baba bahsini de müstakil olarak ele alıp işlemek istiyoruz..
İslamiyet baba’ya, dâ çok önem vermiştir. Şurası bir gerçektir ki baba aile reisidir. Evdeki lerin tümünden O mes’uldu . Mes’ul (sorumlu) olan şahsın gayet tabiidir ki din nazarında çok büyük değeri olmalıdır. İslamiyet ona ağır yükler yüklerken, bir yandan da onun pek değerli olduğunu, hanım ve cocuklari tarafından saygı görmesi gerektiğini, eli öpülüp, sözünün dinlenmesi icab ettiğini beyan etmiştir.
Neden mi? İzah edelim:
Çünkü çoluk çocuğun nafakasını temin etmek için gecesini gündüzüne katan, akşama kadar, tarlada, yahut fabrikada, ya da başka bir şirkette, yahüt devlet diresinde çalışan, binbir maşakkatle didinen ve evine yorgun argın dönen babadır. Eşinin, kızının, oğlunun maddî ve ma’nevî bütün sorumluluklarını üstüne alan yine odur. O’dur aile şerefi, haysiyeti ve namusunu koruyan! O’dur hanımına, kızına ve oğluna toz kondurmayan!..
O’dur hainlerin hiyanetin den, canilerin cinayetinden, kötü bakışli insanların kem gözlerinden, serkeş ve hayasızların terbiyesiz sözlerinden koruyan! ‘ O’dur hanımının ismetinden, kızının iffetinden mes’ul olan! O’dur oğlunun ahlâkın dan, kızının karakterinden mes’ul olan! Onların her türlü ihtiyaçlarından, belirli bir zamana kadar sorumlu olan!
O’dur : “Onların (annelerin) maruf vechiyle yiyeceği, giyeceği, çocuk kendisinin olan (babaya) aittir” Ayetine muhatab olan . Mademki onun böyle büyük bir sorumluluğu vardır. Mademki ailenin bütün yükü onun sırtındadır. öyleyse gerek aile nazarında, gerek toplumda ve gerekse milletin her ferdi nazarında onun büyük bir değeri olması gerekir.
Şurası da muhakkaktır ki, büyük sorumluluklar taşıyanlar, büyük değerlere sahip olurlar. Sorumlu bulunduğu şahıslar üzerindeki Hakkı da tabii o nisbetle büyük olur. İşte bu itibarla babaların hakkı hem büyüktür hem ele ödenemiyecek kadar ağırdır.
Bu hak tam manasıyla ödenmez amma, gayret etmek hiç olmazsa manevi mesuliyetten kurtulmak için bir evladın yapacağı hususlar şunlardır; Ona itaat etmek. Sözünü dinlemek. Dünya malı ve maddi çıkarları için baba hakkını çiğnememek. Baba’ya baş kaldırmamak. Hele eşi için onu katiyen incitmemek.
Ashab-ı güzinden Ebuderda (r.a.),ya bir adam gelip şöyle der :
— Ben evlenmek istemiyordum.. Babam ısrar etti ve beni evlendirdi. Şimdi de eşimi boşamamı istiyor, ne dersiniz? Büyük Sahabi’nin cevabı :
- Ne baban’a asi olmanı, ne de eşini boşamanı tavsiye etmem. Ama dilersen Peygamber aleyhisse-lam’dan işittiğimi sana nakl edeyim.
Onun şöyle buyurduğunu duydum |
“Baba, cennet kapılarının orta (kapısı) dır. Sen ister bu kapıyı muhafaza et, istersen bırak!”
Cennetin orta kapısı bırakılır mı hiç? “Babalarınıza iyilik yapın ki evlatlarınız da size iyilik yapsınlar.”
Bu hadiste görüldüğü gibi, babalara, evlatları tarafından azami derece saygı gösterilmesi ve onlara ne pahasına olursa olsun (Küfrü, şirki ve masiyeti em- retmedikleri müddetçe) iyilik edilmesi emredilmişti. Bu bir peygamber emridir ki mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Şimdi burada önemli bir noktaya belirtmek ve üzerinde durmak yerinde olur.
Bir baba nâhak yere oğluna:”Haydi evladım, eşini boşa!” derse, baba dinlenmez; Kan boşanmaz, Böyle bir teklif karşısında evlad ne yapmalıdır. Onu da izah edelim : Böyle bir teklif karşısında, hem babayı hem de bir çok şekilde rivayetleri vardır. Bütün bu rivayetleri kısa yazılmasına dikkat ettiğimiz bu kitab da serd etmemiz mümkün değildir.
Bütün bu hadisler bize baba hakkının büyüklüğünü ifade ederler. Evet, babalar, mal-mülk, para-mevki için katiyen feda edilmezler!
Konunun başında da arz ettiğimiz gibi, baba kıymeti bilmiyen, baba hakknın büyüklüğünü idraktan. Aciz olan çok kimseler vardır ki, basit ve geçici dünya menfaati için babalarını kırarlar, gücendirirler. Babalarına kafa tutarlar; baş kaldırırlar. Çalışmazlar, babalarının ellerine bakarlar. Erginlik çağına geldikleri halde serserice dolaşırlar, gezerler; eğlenirler, Hep babalarının kesesinden.. Evet, hep babalarının cebinden.. Utanma, ar, hicab, haya denilen bir şey kalmamış artık..
İşte bu tip kimseler babalarının duasını değil; bedduasını, alırlar. Şu noktayı bilhassa belirtmek isterim insan baba beddüası almamalı. – Bu konuda ileride geniş bilgiler verilecektir Çünkü babanın bedduası tutar. Ben şahsen bunu bir çok vesilelerle müşahede ettim.
Baba bedduası neden tuttuğunu, inşallah ilerideki konuların birinde izah edeceğiz. Gerekli Tafsilat orada verilecektir
18 Mart 2016 Cuma
Çocuklara, Daha Küçük Yaşta Anne Ve Baba'ya Akraba Ve Komşulara, Büyüklere, Küçüklere Nasıl Davranacaklarını Öğretmek
Toplumun yanlış ve yıkıcı tesirlerinden yavruları kurtarmanın çarelerinden birisi de yavrulara henüz küçük yaşta, ana ve babaya, akraba ve komşulara, küçük ve ve büyüklere nasıl davranacaklarını öğretmektir. İlk iş, ana ve babaya saygıdan başlar. Şurası muhakkaktır ki, anne ve babaya sayıgılı olan bir çocuk mutlaka akraba ve komşulara da saygılı olur. Akraba ve komşulara saygılı olan çocuk, yabancılara da saygılı olur.
Böyle bir terbiye ile büyüyen yavru, behemehâl büyüklere saygılı olur, küçüklere karşı da merhametli olur. Yani büyükleri sayar, küçükleri de sever. Saygılı plan çocuklardan tabi ki toplum hiç bir zarar görmez. Topluma zarar vermeyen çocuklara toplumdan da zarar gelmez. Daha doğrusu toplum öyle-sağlam yapılı çocuklara katiyen bir zarar veremez. Çünkü o yavrular gerekli aşılan zamanında ana ve babalarından, hocalarından almışlardır. Toplum hayatındaki yerlerinin ite olduğunu daha evvel hocalarından öğrenmişlerdir..
Bu sebeple toplum kötü olsa da o sağlam karaktere sahip olan çocukları yerlerinden kımıldatamaz. Bulundukları mevkiden de sarsamaz. Zira toplumun buna kesinlikle gücü yetmez.
İçtimai kanundur: Sayanlar sayılırlar, sevenler sevilirler.. Büyüklerini sayanlar, küçükleri tarafından elbette sayılırlar. Küçükleri sevenlerse, küçükleri tarafından hem saygı hem de sevgi görürler. Zaten İslam’da, büyükleri saymak, küçükleri sevmek vaz geçilmez bir prensiptir. Allah’ın Rasülü sallellahu aleyhi ve sellem bu babta da bizleri uyarmıştır…
Tirmizi’ftin Amr b. Şu’ayb, Babası ve dedesi nakil ettiği hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Küçüklerimizi acımayan, büyüklerimizin kadr-ü kıymetini bilmeyen bizden değildir.” Büyükleri saymayan, küçükleri sevmiyenler hakkındaki hadis bizlere, büyüklere ve küçüklere karşı nasıl davranacağımızı öğretmektedir. ”
Bu hadislerin ışığı altında bir anne ve baba evlatlarına hem saygıyı hem de sevgiyi öğretmelidirler. Kimleri sayacaklarını, kimleri seveceklerini, kimleri acıyacaklarını harfiyen talim etmelidirler. Bunları evlatlarına öğretirlerken, kendileri onlara örnek olmalıdırlar. Böylece kendilerine itimad telkin
etmelidirler. Gerek konuşmalarında ve göbekse beşer’ münasebetlerinde, çocuklarına güzel birer örnek olmalıdırlar.
Güzel örnek olabilirlerse, az evvel söylediğimiz gibi, çocuklarına güven telkin etmiş olurlar. Bunun müsbet bir sonucu olarak ta ister istemez çocukları kendilerini hem severler, hem de sayarlar. Onun için bir anne ve babanın bunu mutlaka başarması gerekmektedir.
Bunu bir başardılar mı, gerisi kolay. Bir de bunun aksini düşünelim: Evde namaz kılmayan, oruç tutmayan^bir anne ve baba bu görevleri evlatlarından nasıl bekleyebilirler. Evde kendi anne ve babalarına, akraba ve komşu büyüklerine itaat etmeyen ve onları sevip saymayan bir anne ve baba, bunu evlatlarından nasıl isteyebilir?
Konuşmalarına dikkat etmeyen, evde argo ve biçimsiz, anlamsız hatta bazen terbiyesiz konuşta anne ve baba evlatlarından,nazik ve düzgün konuşmayı, kibar davranmayı nasıl bekleyebilirler?…
Ciğer-parelerine: ”Yavrum… Çocuğum.” demesini beceremeyen bir anne ve baba onlardan: «Anneciğim.. Babacığım..» demelerini nasıl isteyebilir?. Caminin yolunu bilmeyen bir anne ve baba evlatlarına:
—Haydi evladım camiye! diyebilir mi? Böyle bir teklifte bulunduğu zaman oğlundan şu cevabı almaz mi: “Sen niye gitmiyorsun?”
Oruç tutmayan bir baba evladına :
—Haydi yavrum oruç tut! diyebilir mi? Derse ondan şu cevabı almaz mı.“Sen niye tutmuyorsun” Büyüklere, komşulara, akraba ve diğer insanlara saygısı, sevgisi olmayan bir anne ve baba bunu evlatlarına öğretebilir mi? Onlara bu hususta gerekli itimat ve bilgi telkin edebilirler mi? Bu bir sorudur, cevabı ise: Hayır! dır. O halde anne ve babanın önce kendilerini kontrol edip disipline etmeleri gerekmektedir. Kendilerini kontrol edip hakkiyle disipline edebilirlerse, bunları evlatlarına öğretmekte en ufak bir güçlük bile çekmezler. Çünkü onların bu olumlu tutumlarını gören, yıllarca buna alışan evlatlar, ister istemez
Annelerin den gördüklerini, babalarından duyduklarını ve öğrendiklerini tatbik edeceklerdir. Hulâsa kendileri büyüklere saygılı, küçüklere merhametli iseler, emin olsunlar ki evladları da öyle olacaktır.
Kendileri imanlı, iz’anlı ve ahlaklı olurlarsa, dinin icabları nı yerine getirirlerse, merak etmeğe gerek yok: yavrulan da öyle olacaktır. Çocuklan da kendileri gibi imanlı, ahlaklı yetişirse, toplum onlara hiç bir şey yapamıyacaktır.
Buna bir örnek verebiliriz: İşte Batı’da çalışan işçilerimiz…
Ülkelerinde iyi yetişen; imanlı ve ahlaklı olarak Batı’ya çalışmaya giden işçilerimize, Batı’nın materyalist felsefesi bir şey yapabiliyor mu? Batı’nın o kokuşmuş toplumu onları etkiliyebiliyor mu, yoldan çıkarıp birer serkeş ve isyankâr yapabiliyor mu?
İşte Almanya ve Orada çalışan imanlı işçileriniz! Neden Almanya’nın O meşhur Faşingleri ve türlü rezaletleri, inanmış olan işçilerimizi yerlerinden bir santim bile kımıldatamıyor? Neden kendi ahlak dışı havasına sokamıyor?
Çünkü Müslüman işçiler, daha oraya gitmeden küçük yaşta anne ve babasından alacakları aşıyı almışlar.. Dinlerini öğrenmişler. İslâmî ahlâk prensipleri altında yetişmişler. Namazı, orucu, Haccı, Zekâtı, Kelime-i şehadeti hülâsa îslâmın diğer bütün esaslarını tam manasiyle öğrenip de öyle gitmişler…
Bu ruh ve inanç içinde oralara giden bir işçiye, Batının tefesüh etmiş toplumu bir şey yapabilir mi? Daha doğrusu yapabiliyor mu? Onu bozabilir mi?
Katiyen: Demek ki imanlı, ana ve baba,ya, komşu ve akrabalara saygılı yetişen kişi nereye giderse gitsin, hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın, hangi topluma karışırsa karışsın, ona hiç bir şey olmaz, işte örnekleri meydanda..
Almanya, İsveç, Hollanda, Fransa’da hatta Amerika’da çalışan işçilerimiz. Kendileri bozulmadıkları gibi, çocuklarının da bozulmaması için kah özel hoca tutarak, kah başka çarelere baş vurarak yavrularına gerekli telkinatı yapıyorlar.
Bunlar bizim için elle tutulur deliller ve örneklerdir. Bu örnekler, iddiamızda ne kadar haklı olduğumuzu isbat etmeye kafi gelmektedir.
Bir daha tekrarlayalım :
Anne ve babaya, komşu ve akrabalara, büyüklere ve küçüklere saygılı olarak yetişen çocuklara toplum ne kadar bozuk olursa olsun- bir şey yapamaz? Onları dejenere edemez, bozup dini ve milli inançlarından edemez. Mazisinden tarihinden, milli örf ye törelerinden katiyen koparıp atamaz!
Bu da böyle bilinsin ve ona göre hareket edilsin.. Yukarıda bir hadis serdetmiştik, O hadiste efendimizin büyük Bir ‘tehdidi vardı.. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermiyen bizden değildir, buyurmuştu. “Bizden değildir!” sözü ne kadar ağırdır!.. Bu söze dağlar ve taşlar bile tahammül edemez..
Demek istiyorlar ki, müslümanların şian : Büyükleri saymak, küçükleri sevmek ve acımaktır.. Büyüklerin kadr-ü kıymetini bilmek, küçükleri de korumaktır.
Büyüklerin sözünü dinlemek, küçüklere de bol bol münasip bir dille nasihat vermektir. Büyüklerin yanında saygılı bir halde oturup, küçüklere de mecliste oturmaları için münasip bir yer göstermektir. Saygı ile büyüklerin kalbini »kazanırken küçükleri de acıyarak onların saygısını kazanmaktır.
Bu duygu ve anane içinde yetişen insanlar gerçekten mutlu olurlar. Her4 zaman sevilirler, her yerde sayılırlar. Ama bu duygudan mahrum yetişen insanlar bu saadeti yitirmiş olurlar. Ve Allah Rasülü’nün: «Biz den değildir!» sözüne muhatap olurlar ki bundan büyük felaket tasavvur edilemez.
Bunun içindir ki, Rasûlüllah efendimizin bu mübarek sözüne dikkat edelim ve onu duştur edinelim. Bu dustur’un ışığı altında, büyüklerimizi sayalım, küçüklerimizi sevelim. Böylece bir ahtapot gibi üzerimize çullanan toplumun o yıkıcı tesirinden kurtulalım. Sağlam karakterli, sağlam seciyeli ve şahsiyetli olarak yaşayalım. Böyle yaşarsak mutlaka imanlı gideriz. İyi bir sonuçla Rabbimize kavuşmuş oluruz. Allah iman’dan ayırmasın. Amin.
16 Mart 2016 Çarşamba
Yıkıcı Neşriyata (Yayınlara) Karşı Çocukları Korumak
Kamu oyunu oluşturan faktörlerden birisi de hiç şüphe yok ki neşriyattır. Neşriyat isterse, kamu oyunu hem müsbet yönde hem de menfi yönde oluşturabilir. O, muhakkak bu güce sahiptir.
Vatan ve milletin refahı, istikbal ve istiklali için neşriyat olduğu gibi, gençliğin dinî, ahlaki ve manevi inançlarını sarsan, her gün biraz daha gençliği ahlak buhranına sürükleyen yıkıcı, ü mahvedici müstehcen neşriyat ta vardır. işte yavrularını bu müstehcen neşriyattan korumak, bir anne ve babanın başta gelen görevlerindendir.
Toplumumuzun yanıldığı bir nokta vardır: Çocukları, her şeyi okumakta serbest bırakmak. Bu çok yanlış ve son derece tehlikeli, bir düşüncedir, Çünkü çocuklar mümeyyiz bir çağa gelmedikçe, iyiyi kötüden, çirkini güzelden ayırd edemezler. Çoğu zaman iyiyi kötü, kötüyü de iyi zan ederler. Yararlıları zararlılardan ayırt edemezler. Çoğu zaman yararlıyı zararlı, zararlıyı da yararlı sayarlar.
Onun için çocukları mümeyyiz bir çağa gelinceye kadar yani iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir yaşa gelinceye dek, zararlı neşriyata karşı korumak gerekir.
Neden mi? İzah edelim:
Çünkü o zararlı neşriyatı okudukları zaman, iyiyi kötüden ayırt edemedikleri için hemen etkilenirler ve böylece topluma zararlı bir unsur olarak yetişirler, öğrendikleri o zararlı şeyleri bilahare toplumda uygulamaya çalışırlar.
Kimse de bunu kolay kolay önleyemez. Çünkü o şeyler artık onlarda bir inanç haline gelmiştir. Kafalarına yerleştirmiştir, beyinlerinde bir daha silinmemesiyle yer etmiştir. O fikrinden döndürmek, o kötü şeyleri kafasından çıkartmak artık bir mesele haline gelir. Onun için çok dikkat etmek lâzımdır. Amma mümeyyiz hale geldikten, iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaşa ayak bastıktan sonra, her türlü neşriyat okumaların müsaade etmeli.
Çünkü onlar artık zararlıyı yararlıdan, iyiyi kötü den ayırd edebilirler. Şurası da bir gerçektir ki, bir insan iyiyi de kötüyü de öğrenmelidir. İyiyi tatbik etmek için, kötüden de korunmak için öğrenmelidir.
Hazreti Ömer (r.a)’nin şu sözü ne kadar manidardır. –
“Kötüyü (başka bir maksadla değil) sadece kötü den korunmak için öğrendim. “önünde çukuru gören, yahut falan yolun kenarında bir çukurun bulunduğunu bilen bir insan kendini o çukura yuvarlanmaktan koruyabilir. Fakat orada o çukurun bulunduğundan habersiz olan insan kendini oraya yuvarlanmaktan koruyabilir mi? İşte zararlı neşriyat da böyledir. Onları da okumalı, öğrenmeli fakat uygulamak için değil de korunmak için.
Bilen kendini korur, bilmeyen koruyamaz! Ölçü daima bu olmalıdır. Görmüyor musunuz Hiristiyanlar çocuklarını nasıl koruyarlar? Yahudiler de öyle. Belirli bir çağa gelinceye kadar onları İncil ve Tevrat’ın okunduğu okullara yolluyorlar. Onlara kendi dinlerini öğretiyorlar. Kafalarına kendilerince gereken inançları yerleştiriyorlar. Ondan sonra diğer marif mekteblerine gönderiyorlar.
Yani evvela çocuklara dini aşıyı yapıyorlar, sonra mümeyyiz yaşa geldiklerinde serbest bırakıyorlar. Bize gelince, biz bunun tamamen aksini yapıyoruz: Bırak onu daha çocuktur! Kızdan ne istiyorsun, daha çocuktur, onun namahrem tarafı yoktur. Açık gezse de zarar etmez.
Bırak çocuğu! Okusun.. Her şeyi okusun. Polisiye romanları, foto romanları okusun. Seks kitablarını okuyup seksi de öğrensin. Gibi sözler hemen her evde sarf edilen sözlerdir. Bu, yanlış-ve son derece tehlikeli bir tutumdur!
Çocuk bunları okusun öğrensin amma o yaşta değil! Mümeyiz hale gelip aklı kemale, fikrı olgunluğa erdiği zaman okusun. Evet bütün bunları iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir çağa geldiğindi öğrensin. Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, bunlar yapmak için değil, kendini bunların şerrinden koruması için öğrenmelidir.
Yayın organlarından birisi de Radyo ve Televizyonlardır. Bunlar, yararlı yayınlar yaptıkları gibi, çok kötü ve ahlâk bakımından zararlı yayınlar da yaparlar. Ahlâk bakımından sakıncalı olan yayınlarından mutlaka yavruları korumak gerekir. Belirli çağa kadar onlara zararlı filimleri, müstehcen resimleri ve oyunları seyrettirmemek lazımdır.
Gayri ahlaki yayınlarını izlemelerine mutlaka anne ve babanın mani olması gerekir. Şayet anne ve baba çocuklarını bundan menetmezler, onları o müstehcen yayınlardan korumazlarsa, vazifelerini yapmamış olacaklarından dolayı, sorumlu duruma düşerler.
Şurası da bir gerçektir ki, her aile, her ana ve baba hatta herkes mes’ul bulunduğu, işlerden sorumludur. Yanındaki çocuklarından bir anne ile baba mutlaka sorumludur.
— Bu konu ileride daha mufassal bir şekilde ele alınacaktır. Evet henüz mümeyyiz hale gelmiyen bir çocuğa, gelişi güzel her şey okutulmaz! Her şey izlettirilmez.
Aksi halde unların manevi yapılarını daha temeli atılmadan yıkmış oluruz. Körpecik dimağlarını 1 af-ı güzaf ve eften püf ten şeylerle doldurursak, büyüdükleri zaman başımıza dert olurlar.
Tıpkı şimdi olduğu gibi. Gözünü açar açmaz, onların kötü şeyler öğrenmelerine müsaade edersek, yarın başımıza bela kesilirler. Onun için herkes sorumluluğunu bilmelidir. Baba sorumluluğunu bilmelidir.. Anne sorumluluğunu bilmelidir. Bir Caminin İmamı, Müezzini, Vaizi sorumluluklarını bilmelidirler.
Baba evine, anne yavrularına hakim olmalıdır. İmam Cemaat’ı tam anlamıyla disipline edebilmelidir. Onların yanlış hareketlerini münasip bir lisan, müesir bir nasihatle düzeltmelidir.
Müezzinler de hakeza. Vaizler hitab ettikleri cemaatın haleti ruhiyesini iyi bilmelidirler, daha doğrusu iyi bilmek mecburiyetindedirler. Aksi halde arzu edilen tarzda vaiz yapamazlar. Cemaata katiyen faydalı olamazlar.
Evet bir ana ve baba her şeyden önce yavrularının müstehcen neşriyat okumalarını mutlaka engellemelidirler. Daha küçük yaşta onların körpe dimağlarına mukaddesatı işlemelidirler.
Daha hayırlı, daha yararlı bir evlada sahib olmak istiyorlarsa mutlaka böyle yapmalıdırlar. Zira Rasülüllah efendimizin emir ve tavsiyeleri budur.
13 Mart 2016 Pazar
Zenon, Mencius ve Dalaylama
Zenon
Kıbrıs’tı Zenon, Eskiçağ’m ünlü filozofu ve düşünürü. M.Ö. 335 ile 264 arasında Yunanistan’da yaşadı.
Doğruyu seçmeyi, arzuları yenmeyi, acılara katlanmayı öneren «stoacı» felsefenin kurucusu, Fenike’ll zengin bir tüccarın oğlu olan Kıbrıs’tı Zenon, M. ö. 312 yılında Atina’ya gitti, bu şehri beğenerek oraya yerleşti. Zenon, stoa okulunu kurmadan fince, öğrenci olarak öteki okulların tümünden geçti. «Stoa», yunanca, direklere dayanmış açık dehliz anlamına gelir. Derslerini böyle bir dehlizde veren Zenon’un kurduğu okul da «Stoa okulu» adını almıştır. Stoacılar bir yandan üzüntü ve acı karşısında matanetlnl kaybetmeyerek, bunlara sabırla katlanmayı, diğer taraftan da vücudu ruhun hükmü altına alabilmesi için insanın iradesine var gücüyle »bir Stoa’lı gibi» sahip olmasını öğütlerlerdi. Stoacılara göre düşünce, maddeden daha kuvvetli, İrade ise maddi ve manevi acıdan daha güçlü olmalıydı. Stoacılık, yarattığı büyük İrade gücüyle bütün büyük ülküler peşinde koşan kimselere rehber olmuştur.
Mencius
Mingdzı yahut lâtinceleştirilmiş adıyla Mencius. Çinli filozof, M.Ö. 372’de Dzu’da (Çin) doğdu, M.Ö. 289’da aynı yerde öldü. Eskiçağ’da, yoksullar ve ihtiyarlar için bir çeşit sosyal güvenlik örgütü kurdu.
Mencius, Konfüçyüs’ün çömezi olan ve onun fikirlerini benimseyen İlk yetenekli yazardır. O da hocası Konfuçyüs’ü örnek alarak, eserlerinde insanseverlik ve adalet gibi iki büyük fazilet üzerinde durur, hümanist bir ideali savunur. Üslûbunda yaşayan bir kişilik sezilir. Ona mal edilen Çin İlâhileri bunun en güzel örneğidir. Mencius, cesur bir toprak dağıtımı önerdi: Köylülere dağıtılacak her toprak bölümünün ortasında, devlete de, mutlaka bir bölüm ayrılmasını İstedi. Ekilen toprağın bu parçasında yetiştirilen ürün, ülkedeki ihtiyarların bakımına ayrılacaktı. Bu, gerçek anlamda bir emekli sandığıydı. Bir Çin imparatoru, Vang-Mang, onun sosyal adalet ilkelerini, M. S. 15 yıllarına doğru uyguladı. Bolluk yıllarında depoladığı yiyecekleri, kıtlıkta dağıttı.
Dalaylama
Tibet’lilerin dinî ve siyasî önderine verilen addır. İlk Dalaylama XV. yüzyılda ortaya çıktı. Tîbet’lilerce Dalay-lama, Buddha’nın ruhunun yeryüzünde insan biçiminde belirişi kabul edilir. Tibet çok garip bir ülkedir. Tibet’tiler, Asya’nın merkezinde, Himalaya dağları zincirinin kuzeyinde, genellikle 4500 metreden daha yüksek yerlerde apayrı bir hayat sürerler. 1959 yılına kadar Dalay-lama, başkent Lhassa’daki garip ve uçsuz bucaksız Potala sarayında yaşamaktaydı. Dalay-lama bu muazzam sarayda, kendini öğrenime, duaya verir, derin dinî düşüncelere dalardı. Çevresinde İse lama denilen birçok din adamı bulunurdu, ilk Dalay-lama 1474 yılında ortaya çıkmıştır. Sonuncu yâni 14’üncü Dalay-lama ise 1959 yılında Tibet. Çinliler tarafından istilâ edilince Hindistan’a sığındı. Geleneğe göre Dalay-lama ölünce İlâhî ruhu 49 günlük bir aradan sonra yeni cjoğan bir çocukta tekrar canlanır. Lamalar bütün ülkede onu ararlar, vücudundaki olağanüstü İşaretlerden onu tanıyıp yanlarına alırlar ve yetiştirirler.
8 Mart 2016 Salı
İsa’nın Çocukları Sevmesi ve Yaşam Suyu
İsa Çocukları Sever
İsa halka sık sık ders veriyordu. Onların hastalıklarını iyileştiriyor ve her biriyle ayrı ayn ilgileniyordu. Zamanını hep onlarla geçiriyordu. Bu yüzden çok meşguldü, öğrencileri de Oha yardım ediyorlardı.
Isa yine böylesine meşgulken bazıları çocuklarını Oha getirmek istediler. Çocuklarını İsa’ya getirmek istiyorlardı. İçtenlikle onun yanına varmak istediler, ama Isa’nın öğrencileri onları engelledi. “Görmüyor musunuz? Efendimiz çok meşgul Çocuklara ayıracak zamanı yok dediler.
Onlar, İsa çocuklarına dokunsun, onları kucağına alsın ve dua ederek kutsasın’ diye çabalıyorlardı. Bu onlar için müthiş bir mutluluk kaynağı olacaktı. Çocuklar bu anı kolay kolay unutamayacaklardı. Anneler sevinç ve umutla gelmişlerdi Kucaklarında ya da elleriyle tuttukları çocuklarıyla kalakaldılar. Kadınlar çok üzüldüler. Yüzlerindeki sevinç yerini düş kınklığma bıraktı. Böyle bir tepkiyle karşılaşmayı beklemiyorlardı. Üzüntüyle döndüler ve tam gidecekleri sırada bir bebek sanki Isa’ya sesini duyurmak istiyormuş gibi ağlamaya başladı. Isa bebeğin sesini duyunca o yöne baktı. Hemen olan ten kavradı ve, “Bırakın çocukları! Bana gelsin. Tanrının Egemenliği böylelerinindir” dedi.
Kadınları yanma çağırdı Çocuklara sevgiyle dokundu. Onları kucağına aldı, okşadı ve sevdi Çocuklara yönelik içten sevgisi ve sevecenliği harikaydı. Isa çocuklara ne kadar çok değer verdiğini gösterdi. Ellerini onların başının üzerine koyup dua etti, onları kutsadı Anneleriyle birlikte esenlik içinde gönderdi. Kadınlar çocuklarıyla büyük bir sevinç içinde evlerine döndüler, öğrenciler şaşkındı. Çocukların o kadar önemli olduğunu sanmıyor olabilirlerdi Belki de çocukların çok şeyi anlamayacağını düşünüyorlardı.
Oysa bahri yüreğinde çocuklar için ayrılmış çok özel bir yer vardır. Isa çocukların sahip olduğu güvenin, içtenliğin ve saf sevginin farkındadır. İşte bunun için çocuklardan uzak değildir, tüm çocukları sever. Onların her zaman kendisine gelmesini ister.
Yaşam Suyu
Isa Sihar adlı bir kente girdi. Sihar Yakup’un kendi oğlu Yusufa verdiği tartarın yakınındaydı ve Yakup’un kuyusu da oradaydı. Isa yorulmuş, sıcaktan terlemişti. Öğrenciler yemek almak için kasabaya gittiklerinden yalnızdı.
O sırada Samiriyeli bir kadın kuyuya su çekmeye geldi. Kadın nedense su çekmek için akşam serinliği yerine öğlen vaktini seçmişti. Isa, ‘Bana su ver, içeyim* dedi. Samiriyeli kadın şaşırdı. Gelenek ve göreneklere göre böyle konuşulmazdı.
Isa kadına, “Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan isteyecektin, O da sana yaşam suyunu verecekti.’ Kadın, ‘Efendim su çekecek bir şeyin yok. Kuyu da derin! Bu durumda sen yaşam suyuna nasıl sahip olursun?* diye sordu. Isa’nın sözünü ettiği su başkaydı. İçimizde öyle bir yönümüz var ki, onun susuzluğunu Tanrı’dan başka hiç kimse ya da hiçbir şey karşılayamaz.
Isa kadına kuyudaki suyu göstererek, ‘Bu sudan jçen herkes susayacak. Oysa benim vereceğim sudan içen sonsuza dek asla susamayacaktır. Benim vereceğim su, içenler için sonsuz yaşam fışkıran bir pınar gibi olacaktır* dedi. O zaman kadın Isa’nın ne demek istediğini anlamadı, ama ‘Efendim, bu suyu bana ver. Ne susayayım, ne de su çekmek için buraya geleyim* diye karşılık verdi.
Isa ona, “Git kocanı çağır ve buraya gel” dedi.
Kadın, ‘Kocam yok* diye yanıt verdi. Kadın günahlı bir yaşam sürmüştü. Isa onun günahlannın bilincine varması için sakladığı şeyi açığa çıkardı. ‘Doğru söyledin. Beş kez evlendin, şimdi de birlikte yaşadığın adam kocan değildir” dedi.
Isa’nın onun yaşamını böyle açıkça bilmesi kadını korkuttu. O’na, ‘Efendim anlıyorum ki sen bir peygambersin* dedi. Ardından, ‘Atalarımız bu dağda tapındılar. Oysa sizler tapınılması gereken yerin Yeruşalem olduğunu söylüyorsunuz.
Isa ona, ‘Kadın, öyle bir zaman geliyor ki, Baba Tanrıya ne bu dağda, ne de Yeruşalem’de tapınacaksınız. Tanrı, içtenlikle ve saygıyla tapınmamızı istiyor* Dedi Kadın Isaya, sözü edilen ve ‘Mesih denilen, Meshedilmiş Olan’ın geleceğini bildiğini, O gelince her şeyi kendilerine bildireceğini’ dile getirdi.
Isa, “Seninle konuşan ben, O kişiyim* dedi. Tam bu sırada Isa’nın öğrencileri geldi. Isa’nın bir kadınla konuşmasına şaşırdılar, ama bir şey sormadılar. Kadın su testisini kuyunun yanında bırakıp kasabaya koştu. Halka olanları anlattı. ‘Biriyle tanıştım. Bana yaptığım her şeyi anlattı. Beni tanımamasına karşın başımdan geçenleri bildi. Gelin görün. Acaba O, beklediğimiz Mesih olabilir mi? diye sordu.
Halk bunun üzerine Isaya gitti. Samiriyeli kadının tanıklığıyla o kasabada bulunan birçok Samiriyeli Isaya iman etti.