28 Mayıs 2016 Cumartesi

Allah’a İman ve Kur’an’da ki Biz

Bugün ki yazımda sizlere iki sorunu cevabını sunuyorum. Aslında bilmemiz gereken bu iki sorunun cevabı için anlatılanların dışında birazcık düşünmeyle de cevabına ulaşmamak gibi bir durum söz konusu kesinlikle değildir. Bu iki önemli soruya gelince birincisi Allah’a iman ne demektir? İkincisi ise Kur’an’da Biz zamiri neden kullanılmaktadır?


Allâh’a iman ne demektir?


Allâh’a iman, Allâh’ın varlığına, birliğine, ezeli ve ebedi olduğuna, yani varlığının bir başlangıcı ve sonunun bulunmadığına, eşinin, benzerinin, ortağının, çocuğunun olmadığına; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığına, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğine, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğuna; her şeyi bildiğine, her şeyi gördüğüne, her şeyi işittiğine, duyduğuna, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi yaratan olduğuna. Kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğuna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmaktır. Ergenlik çağına ulaşmış her akıl sahibinin, Allâh’a bu şekilde inanması farzdır.


Kur’an’da Yüce Allâh, kendisiyle ilgili olarak bazen “biz” ifadesini kullanmaktadır. Neden?


Kur’an-ı Kerim’de Allâh Teâlâ bazen, kendisiyle ilgili olarak “biz” ifadesini kullanması, O’nun azamet ve şanının yüceliğine işaret eder. Hemen bütün dillerde saygı ve yücelik ifadesi olarak bu tür ifade biçimine başvurulmaktadır.


Kur’an’da, Yüce Allâh’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerde genellikle tekil zamir, fiillerinden bahsedilirken ise bazen tekil, bazen de çoğul zamir kullanılmıştır. Nitekim, “Sizi Biz yarattık” (Vâkıa, 56/57), “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık” (Kâf, 50/6), “Andolsun, insanı Biz yarattık” (Kâf 50/16), “Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yarattı. Gökten de yağmur indirip, orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik” (Lokman 31/10), “Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alamet yaptık” (İsrâ 17/12) gibi, fiilleriyle ilgili âyetlerde, hem tekil, hem de çoğul zamir kullanılmıştır. Kendi zâtı ve uluhiyeti ile ilgili şu ayetlerde ise, tekil zamir kullanılmıştır: “Şüphe yok ki Ben, rabbinim senin.” (Tâ-hâ 20/12), “Şüphe yok ki Ben, Allah’ım, Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et.” (Tâ-hâ 20/14), “O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır.” (Haşr 59/22).


 


 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Üsküdar Ayazma Camii

Bu yazımda sizlere Üsküdar’ın  zengin camii koleksiyonundan biri olan Ayazma Camii’nin tanıtımını yapacağım umarım beğenirsiniz.


III. Mustafa’nın 1761 yılında Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya inşa ettirdiği Ayazma Camii, Üsküdar’da Salacak ve Şemsipaşa semtleri arasında yükselir. Kızkulesi`nin karşısında ve Marmara`ya hakim bir tepe üzerindedir.


Caminin ve semtin adı vakti zamanındaki ayazmadan geliyor… Ayazmanın suyu, artık caminin avlusundaki kuyunun dibinde duruyor ve pompayla basıldığında aptes alınan çeşmelerin deposunu dolduruyor. İş bu nedenle apteshanedeki suyun lüzumsuz kullanılmaması rica ediliyor.


Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde bulunan 5446 numaralı ve 1172/1758-59 tarihli belgeden caminin yerinde daha önce Ayazma Sarayı ve Bahçesi’nin bulunduğu anlaşılmaktadır. Başka bir arşiv belgesine göre 1740’lı yıllarda Ayazma Sarayı iyi durumda olup, onarılarak İran elçisine tahsis edilmiştir.


Camiyi Sultan III. Mustafa, amca oğlu Sultan I. Mahmut ‘un 1740′lı yıllarda İran elçisinin ikametgâhına tahsis ettiği Ayazma Sarayı’nın yerine annesi Mihrişah ve ağabeyi Süleyman adına yaptırmış. 1758′de temeli atılan cami Ocak 1761′de ibadete açılmış.


Ayazma Camii birkaç defa tamir edilmiş, yıkılan minaresinin yerine iki kez yenisi yaptırılmış, caminin muvakkithanesi ve camiye akar olması münasebetiyle inşa edilen hamamı ve birçok dükkânı da günümüze ulaşmamıştır.


Geniş bir avlunun ortasına oturan cami, İstanbul manzarasına hâkim bir tepe üzerinde olup; batılı mimari öğelerin yanında kullanılan klasik mimari şekiller yapıya farklı bir hava katmıştır.


Dikdörtgen planlı yapının ana mekânı, dört kemere oturtulan bir kubbeyle örtülüdür ve yapının hünkâr köşkü bu ana mekânın sol tarafında, camiye bitişik olarak inşa edilmiştir. Vaaz kürsüsü, mihrap ve minber süslemesinde kullanılan çeşitli renkli taşlar ve hünkâr mahfilinde kullanılan altın yaldızlı bezemeler güçlü bir işçiliği eseridir.


Oymalı renkli mermerden olan minber ile kırmızı somaki taşından olan mihrap da güçlü işçiliğin yapıya bir başka yansımasıdır. Cami kapısının üstündeki yazılarsa; Hattat Seyyid Abdullah’a ve bazı alçı pencerelerin üzerindeki yazılar ise Hattat Seyyid Mustafa’ya aittir.


Geniş bir avlunun ortasına yerleştirilen caminin son cemaat yerine yarım daire düzeninde on basamaklı merdivenle çıkılır.Avlu kapıları üstünde celi hatla yazılmış ayet-i kerimeler bulunmaktadır. Son cemaat yeri üç bölümlüdür. Esas mekân dikdörtgen planlı olup, dört kemere oturan merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Sol tarafta yapıya bitişik Hünkâr köşkü yer almaktadır. Sokak yönünde taş konsollar tarafından taşınan mekân, sütunlar tarafından taşınan ve iki katlı olan bir galeriyle caminin hünkâr mahfiline bağlıdır. Caminin içinde bulunan hünkâr mahfili de sütunlar üzerinde taşınır. Altın yaldızlı süslemeler bu bölümün en çarpıcı yönüdür.


Ayazma Cami Avrupa sanat üslubunun etkisinde kalınan bir dönemde yapılmış olmakla birlikte, büyük kemerler içindeki pencereler, Türk klasik mimarisi özelliğini taşımaktadır. Minber vaaz kürsüsü ve mihrapta çeşitli renkli taşların zarif birleşmesiyle meydana getirilmiş zengin bir süsleme dikkati çekmektedir.


Ayazma Caminin müştemilatından olan sıbyan mektebi, hamam ve muvakkıthane yıkılmıştır. Önceleri cami yakınında inşa edilen vakıf dükkânlarından ise sadece bazı izler kalmıştır. Caminin duvarlarında küçük konsol çıkmaları üzerinde oturan tam bir Türk köşkünün minyatür modeli biçimindeki kuş evleri görülmektedir. Caminin haziresinde ise saraya mensup bir çok kimsenin mezarı bulunmaktadır.


Geniş avluyu çevreleyen duvarın bir köşesinde mermerden büyük bir çeşme vardır. Kitabesinden 1174/1761’de cami ile birlikte yapıldığı anlaşılan bu çeşmenin manzum tarih kitabesi şair Zihnî’nindir. Çeşme, mermer bir cepheye yapıştırılmış dört köşe bir paye şeklindedir. Alt kısmı taş olan avlu duvarında açılan esas kapının önünde taş korkuluklu iki taraflı rampa bulunmaktaydı.


Ayazma Cami, Türk mimarisinde artık yabancı üslubun hâkim olduğu bir dönemin örneği olmakla birlikte, normal ölçüleri aşan yüksekliği ve yapıldığı yerin topografik durumu ile bunu bir kat daha arttıran gösterişli bir görünüme sahiptir. Marmara ve Boğaz’ın girişine hâkim oluşu ile şehrin Anadolu Yakasına değişik bir güzellik kazandırmaktadır.


 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Hz. MUSA (A.S)’nın Hayatından Bir Parça Alıntı

Allahuteâlâ’nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat’ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu’l-Azm peygamberlerden biridir. Hz. İbrahim (a.s)’in soyundan olup, İsrailoğullarının akidelerini islah etmek ve onları Allahuteâlâ’nın dilediği nizama kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kur’ân-ı Kerim’de uzun uzun anlatılmaktadır.


Hz. Adem (a.s)’den, Rasulullah (s.a.s)’e kadar pek çok peygamber gelmiştir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allahuteâlâ’ya iman etmeye çağırmışlar; bu yolda kâfirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.


Mûsa (a.s) da, Allahuteâlâ tarafından İsrailoğullarına gönderilmiş bir rasul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi kavmini Allah’a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı tevhid yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kâfirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı. Allahuteâla Kur’ân-ı Kerim’de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)’dan şöyle bahsediyor:


“Kur’ân’da Musa’yı da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve İsrailoğulları’na gönderilmiş bir peygamber idi.”(Meryem, 19/51).


Hz. Musa (a.s)’nın Firavun ile olan kıssası, Kur’an’ın bazı sûrelerinde çeşitli üslûplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Firavun ve ordusunun Kızıldeniz’de boğulmaları olayından sonra, İsrailoğulları ile ilgili kıssasına da genişçe yer verilmiştir.


Musa (a.s)’nın Firavun ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir. Bilâkis bu hak ile bâtılın çatışması, Rahman’ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile bâtıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve rasullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam edegelmektedir. Sapıklık ve bâtıl, daima İblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş; imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allahuteâlâ şöyle buyuruyor:


“Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında hem de meleklerin şahid olacağı günde muzaffer kılacağız.” (Mü’min, 40/51).


Hz. Musa (a.s)’da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allahuteâlâ’nın izniyle kazandı.


Hz. Musa (a.s)’nın Nesebi, Doğumu ve Hayatı


Musa (a.s)’nın babası, İmran’dır; Onun babası Yahser, onun da babası Kahes’dir. Nesebi Yakub (a.s)’a ulaşır; ki, onun babası Hz. İshak (a.s), onun da babası Hz. İbrahim (a.s)’dır. Musa (a.s)’nın yanında gördüğümüz Harun (a.s) onun kardeşidir. Allahuteâla, Musa (a.s)’yı Firavun’a, imana davet için gönderdiğinde, Hz. Harun (a.s)’ı da ona yardımcı olarak seçmiş ve görevlendirmişti. Hz. Musa (a.s) Allahuteâla’ya şöyle dua ederek, kardeşi Harun (a.s)’u kendisine yardımcı yapmasını istemişti:


“Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u (ver).” (Tâhâ, 20/29 ve 30).


Hz. Musa (a.s), Mısır’ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Firavun, İsrailoğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. İsrailoğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır’da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Firavun, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de;


“Biz sana Musa ve Firavun’un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacağız. Çünkü Firavun o yerde (Mısır’da) başkaldırmış ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine bağlamıştı.” (Kasas, 28/3 ve 4) buyuruluyor.


Firavun, saltanatı sırasında İsrailoğulları’na çok kötü eziyetlerde bulundu; onları köle yaptı, en çirkin ve adî işlerde çalıştırdı. Allahuteâlâ, İsrailoğulları’nı bu sıkıntıdan, azgın Firavun’un şerrinden, zulüm ve taşkınlıklarından kurtarmak için Hz. Musa (a.s)’yı gönderdi.


 


 

5 Mayıs 2016 Perşembe

Komşu Kötü İse Ne Yapmalı

Bu soruya cevaben deriz ki: Asıl mesele, kötü komşu ile geçinmektir.


İyi komşu ile herkes geçinir.  İkramım ve iyiliğini gördüğü komşusuna herkes ikram eder, herkes iyilikte bulunur. Marifet kötü komşuya ikramda bulunmaktır. Kötü komşuya nasıl davranmalı? Yahut kötü komşu ile geçinmek nasıl mümkün olur?


Ondan gelen veya gelmesi muhtemel eziyetlere, sataşmalara sabır ve tahammül göstermek suretiyle mümkündür. Yoksa az önce söylediğimiz gibi iyi komşu ile faydasını gördüğün komşu ile herkes geçinir.  Asıl mesele, asıl marifet kötü komşuyu yola getirmek, onu irşat ve ıslah etmektir.


Sonra, komşunun ufacık, bir hatasını büyütüp mesele haline getirmek, bir Müslümana yakışmaz. Bu kadar eften püften, fındıkkabuğu doldurmayacak şeyleri mesele yapıp komşuya hakaret etmek, onunla kavgaya tutuşmak, ona saldırmak doğru değildir. Komşudan gelen bu ufacık zararları ve tedirginlikleri geçiştirmenin de elbette ki bir çaresi vardır. Ona münasip bir lisanla rahatsız olduğunu, yaptığı hareketlerden tedirgin olduğunu izah edersin. O da utanır, sıkılır ve hatalarını bir daha tekrar etmez, seni rahatsız edecek davranışlardan şiddetle kaçınır. Demek ki bütün mesele, sabır ve tahammül meselesidir. Mesele katlanabilmektedir.


Katlanabilirsen kötü komşu ile bile iyi münasebetler kurabilirsin. Ufak tefek hataları büyültmezsen iyi komşu olabilirsin. Komşunun suçunu af etmek, ona karşı duyduğun kin ve nefretleri unutabilmek, öfkeleri yutabilmek, senin için bir Müslüman olarak başarması önemli olan hususlardandır.


Böyle yaparsan mükâfat alırsın. Cenap-ı Hak, ihsan ve ikramda bulunan, varlıkta da darlıkta da sabretmesini bilen, insanların suçunu bağışlayan, onlara karşı duyduğu öfkeyi yuta-bilen, kişileri Kur’an’da övmüştür. Onlar için yer ve gökler kadar genişliği olan cenneti hazırlamıştır. Bu hususta şöyle buyurmuştur:


“Rabbinizin mağfireti ne ve takva sahihleri için hazırlanmış olan cennetteki eni göklerle yer (kadardır)  koşuşun. Onlar (o takva sahihleri) bollukta ve darlıkta in-fak edenler, öfkelerini yutanlar, insanları kusurlarından af ile geçenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”


İnsanları af edip onlara karşı öfkelerini yenenler bu kadar büyük bir mükâfata nail olurlarsa, komşularının kusurlarını af edip onlara varlıkta da darlıkta da infak eden, iyilikte bulunan kimseler, elbette ki bundan daha büyük bir mükâfata ve ecir nail olurlar. Onun için komşudan gelecek eziyetlere tahammül göstermek lâzımdır.


Onu iyilikle mahcup etmek, yaptığı kötülüğü yüzüne vurmamakla efendilik göstererek ona insanlık örneği vererek utandırmak gerekir. İşte kötü komşu ya böyle davranılırsa, kısa zamanda yaptığına pişman olur, çok geçmeden gelip özür beyan eder ve bağışlanmasını ister. Biz böyle komşuları çok gördük. Kötü komşuya kötü davranılmaz…