29 Mart 2016 Salı

ANA - KIZ MÜNASEBETLERİ

Baba-oğul münasebetlerini anlattıktan sonra, şimdi ana-kız münasebetlerine geçiyoruz. Şurası mutlaka bilinmelidir ki, bir kız babadan çok ana’ya mühatab olmaktadır.


Kız, bu fani hayatta bir çok dertler ve problemlerle karşılaşabilir. Bir çok üzüntü ve kederle başbaşa kalabilir. İşte o dertlerini ancak kendi cinsinden olan annesine açabilir, üzüntülerinizde ancak onunla paylaşabilir. Onun içindir ki anakız ilişkilerine çok değer verilmelidir.


Kız erginlik yaşma geldiği zaman, karşılaşacağı ay-başı halini ancak annesine açabilir. O hususta gereken bilgileri ancak annesinden alır. Lohusalık hususunda da baş vuracağı merci yine annedir. Çocuk büyütme usüllerini öğrenmekte de ilk kapısını çalacağı kişi yine annedir. Evlilik hayatında karşılaşacağı bütün müşkülleri ancak anneye açabilir. Bu tabta da bilgiyi anneden alır.


Onun için gerek aybaşı ve gerekse lohusa zamanında ve gerekse kadınları ilgilendiren diğer hususlarda anne son derece bilgili olmalıdır. Çünkü eksik bir bilgiye sahip olursa, yahut bu mevzularda hiç bir şey bilmezse, kızma gerekli bilgileri veremez. Bir kadının da bilmesi lâzım gelen bilgiler vardır. Bilhassa ilmi hali öğrenmelidir. Çünkü Allah Rasûlü sallelahu aleyhi ve sellem ilme, bilhassa ilmi hale, çok önem vermiştir.


Onun için, bi£ kadın erkek gibi ilmi halini öğrenmelidir. Ay-başı müddeti hakkında bilgisi bulunmalıdır. Ay-başı müddetinin en azı üç, en çoğu on gün olduğunu, lohusalığını azma müddet olmadığının çoğunun müddeti ise kırk gün olduğunu bilmelidir. Boy ebdesti hakkında da bilgisi olması gerekir. Çünkü bilmezse öğretemez.


Anlamazsa anlatamaz. Hem kendi öz evladına, hem de etrafa karşı mahcup olur. Yarın kızı büyüdüğü zaman, erginlik çağma erip de bazı konularda annesine baş vurduğu vakit, gereken bilgileri veremezse ona karşı mahçup düşer, yüzü kızarır. Ana-kız münasebetleri derken, ilk akla gelen bunlardır.


Ayrıca anne kızma dikiş, nakış öğretmelidir. Anne kızma, büyüyüp evlendiği zaman, kocasına, kaynanasına ve kayın pederine nasıl hürmet edeceğini, büyükleri nasıl sayacağını, küçüklere karşı nasıl sevgi göstereceğini de öğretmelidir.  islami bilgiler yanında, Türklüğün gelenek, adet ve örfünü de öğretmelidir. Gideceği yerde, kocasıyla, kayın peder ve validesi ile hakkıyla geçinebilmesi için, bu ön bilgilerin kıza mutlaka verilmesi gerekir. Yemek pişirmesini, çamaşır yıkamasını, süpürüp temizlemesini bir kıza öğretmek, yine anne ye düşen görevlerdendir.


Kızı, dini bilgilerle teçhiz etmekte anneye düşen görevlerdendir. Bilhassa herkese açılamayacağı hususları öğretmek anneye düşer. Bunlar anne görevidir. Zaten anne-kız ilişkilerinden kasd edilen mânada budur…


“Kızma karşir “Kızım… Yavrum…” gibi şefkat ve merhamet kokan kelime ve cümlelerle hitab etmelidir. Kızma karşı, kaba, haşin ve sert davranmamalıdır…


“Sen kadın olmazsın! Amma da tenbelşin ha! Büyüdün, daha bir şey öğrenemedin. Sen kocaya gidersen ne yaparsın?” gibi söz ve cümleler sarf ederek kızın izzeti nefsi ile oynamamalıdır, kendine olan güvenini sarsmamalıdır. Şahsiyetini, benliğini zedelememelidir. Haleti ruhiyesi ne halel vermemelidir.


Kızı tenbel ve uyuşuk olsa bile, ona karşı teşvik edici ve uyarıcı cümleler kullanmalıdır. “Haydi yavrum, bilirim sen çalışkansın.. Beceriklisin!”  diyerek, gönlünü almalı, işe ve çalışmaya böyle teşvik etmelidir.


işte annelik budur! Biz nice kadınları tanırız ki beş para etmeyen kızlarını yetiştirip tam manasıyla kadın yapmışlardır. Yeteneksiz kızlarını, tatlı dil kullanarak kabiliyetli ve son derece yararlı hale getirmişlerdir. işte bütün bunlar, zekâ ister… Kabiliyet ister… Hepsinden öte, sabır, azim ve gayret ister .


Şurası da Bir hakikattir ki, kız yetiştirmek her kadının harcı değildir. Sonra, kadınlık, yalnız erkeğin cinsî arzusunu tatmin etmek demek değildir.Hele şehvet aleti hiç değildir. Bazı şehvet perestlerin anladığı veya anlattığı gibi şehvet kamçılayıcı hiç değildir…


Bunun tamamen aksine, kadınlık başlı başına bir müessese, başlı başına bir okuldur! Başlı başına bir yuvadır! Kız olsun erkek olsun tüm evlatların yetiştirilmesinde, terbiye edilip cemiyete kazandırılmasında kadınların pek büyük rolleri vardır. Evet evlerinin bir melikesi olan annelerin bu babtaki rolleri pek büyüktür.


Kızlarının yetişmesinde başlıca sorumluluk onlarındır..


Baba, nasıl aile reisi ise, anne de ondan sonra hanenin biricik reisidir. Evlatlannın başlıca ve biricik mürebbiyesidir.. Kız evlat,, okula gitmeden önce ilk terbiyeyi anneden alır.”Baba ocağı… Anne kucağı…” deyimlerini beyhüde mi kullanmışlardır?


Baba ocağında büyüyen, anne kucağında terbiye görüp yetişen genç kızın, gerçek manada  eş olabilmesi, mükemmel bir şekilde anne olabilmesi hiç şübhe yök ki annesinin zamanında kendisine vereceği kıymete ve dikkate bağlıdır.


Şayet annesi onu yetiştirememiş ise, ona gerekli terbiyeyi verememiş ise, Onu İslam ahlakı ile teçhiz edememiş ise hülâsa ona İslamlığı ve insanlığı öğretememiş ise, ona kadınlığın ne olduğunu, ne olmadığını anlatamamış ise, hiç şübhe yok ki onun maddi hayatı ile birlikte manevî hayatını da kati etmiş


Onun istikbali ve istiklali ile oynamış olur;çünkü böyle bir kız istikbalde hiç bir şey yapamaz, fikren de istiklali elden gider, adeta çevresinin kuklası ve oyuncağı haline gelir. Herkes onunla alay eder, herkesin müstehzi nazarlarına maruz kalır. Mânen yıkılır gider.


İşte bunlara meydan vermemek için bir annenin yapacak olduğu görevleri vardır. O görevleri yaparsa bunlara meydan vermemiş olur. Kızının hem maddi hem de manevî hayatını kurtarmış olur. Bir anne şunu da hatırdan çıkartmamalıdır: O her şeyden önce kocasının evinde bir raiye  gözetici, koruyucudur.


îmam Buharî ve Müslim’in ittifak ettikleri bir Hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem onun hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Kadın, kocasının evinde bir Raiye koruyucudur. Raiyesinden korunmakla görevli olduğu şeylerden mes’uldür.”


Korumakla yükümlü olduğu şeyler hiç şübhe yok ki başta evlatları gelir. Sonra da kocasının mallan. Evlatlarını iyi korumamış ise bilhassa kızlarına göz kulak olamamış ise, onlara gereği gibi gerçek terbiyeyi verememiş, istikbale tam manasiyle hazırlayamamış ise bilsin ki mutlaka O sorumludur!


Bütün bunların hesabım muhakkak Allah’a verecektir. Şurasını da hatırdan çıkarmamak lazımdır : Anneler, ailenin temel taşlandır. Bir toplumun oluşması, bir milletin gelişmesi annelere bağlıdır.


 

Baba’nın Evlat Üzerindeki Sorumlulukları

Babanın üzerinde de, evladın haklan sayılmayacak kadar çoktur.  Her şeyden önce çocuk doğar doğmaz, haftasında kulağına ezan okutup ona güzel bir ad koyması gerekir. Haftasında kulağına ezan okutarak ona güzel bir ad koyar.


Güzel ad denince, bundan Islami bir isim kasd edilir. Konulan isimlerin mutlaka bir anlamı olması lâzımdır. Çocuklara daha çok İslâm büyüklerinin adlan konmalıdır. Bizler maelllesef  “Kaya”  ve benzeri anlamı olmayan isimlerin çokça koruduğu bir devirde yaşıyoruz. Onun için buna çok dikkat etmemiz gerekmektedir, isim takarken mutlaka İslâmî bir ismin konmasını gerçekleştirmeliyiz.


Gençlerin bu babtaki düşünceleri çok daha başka oluyor. Onlar bir çok duyulmamış isimler Buluyorlar ve yahut uyduruyorlar.  Onlanri dileklerini münasip bir dille kabul etmemek, red etmek gerekir.


Onlara; kırmadan, nefret ettirmeden, İslam’dan .  soğutma dan, ismin İslam’da çok önemli olduğunu, konacak ismin İslam’a ve Türk’ün geleneğine uygun düşmesi lâzım’ geldiğini anlatmak, ikna etmek lâzımdır. Peygamber efendimiz bizzat evlatlarımıza güzel isim takmamızı emretmişlerdir. Kötü isimli birini rastladıkları mini değiştirdiği, yerine daha güzel bir ad taktığı da tarihen sabittir.


Bütün bunlar, bizlere, bir babanın, evlatlanrı na özel ve manalı isimle takmasının lüzumlu olduğunu gösteriyor. Evet babalar, evlatlarına güzel adlar takmak, anlamlı isimler koyarak, evlatlarını o isimlerle çağır-malıdırlar. Çünkü evladın baba üzerindeki önemli haklarından birisi de budur. Bu hakkı mutlaka ödemesi lâzımdır, hem de güzel bir şekilde…


Buna dikkat etmezse, gelişi güzel isimler takarsa, yahut anlamsız isimlerin verilmesine göz yumarsa mutlaka sorumlu duruma düşer. Bizden hatırlatmak.


 

24 Mart 2016 Perşembe

Ana Baba’ya İkram Etmek, Onlara Yedirip İçirmek Ve Hizmetlerinde Bulunmak

Onlara ikram edip yedirmek, içirmek, maddi ve manevi hizmetlerinde bulunmak hususunda bu iki varlık, herkesten ileri gelir. Nitekim Bakara süresinin bir ayetinde şöyle buyurulmuştur:


Onlar, herhangi şeyi nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar, deki Mal’dan vereceğiniz şeyi (evveliyetle) ana’nın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yol oğlunun (misafirin Hakkı)dır.


Her ne hayr işlerseniz, şübhesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren) dir. Bu ayeti kerime önce kime iyilik yapacağımızı bize ne,güzel izâh etmiştir! Yetimlerden yoksullardan ve diğer akrabaların hepsinden önce anne-babamızı düşünmemizi, yapılacak iyiliği önce o yapmamızı, diğerlerini ancak onlardan sonra düşünmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Saygı, sevgi hususunda da durum aynıdır. Saygıya, sevgiye herkesten önce layık olan onlardır. Bu hususu aydınlatan diğer bir ayet : “Allah’a ibadet edin. Ona hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin malik olduğu kimselere, (memluklerinize) iyilik edin.


Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez.Bu ayeti kerimede Allah, önce kendisine hakkıyla kulluk ettikten, kendisine hiçbir şeyi hiç bir surette ortak koşmadıktan sonra, ilk görevlerimizin anne ve babaya itaat etmemiz olduğunu bildirmiştir. Hatta bunu emretmiştir. Demek oluyor ki iyilik ve ikram, itaat ve hürmet babında, herkesten önce onlar gelmektedir. Şu halde herşeyden önce, herkesten önce onları düşünmemiz gerekmektedir. Zira maddî ve manevi iyiliklerimize en layık olan onlardır.


Akraba, yetimler, yoksullar, yakın ve uzak komşular, yakın ve uzak dost ve arkadaşlar ancak onlardan sonra gelir. Evde çoluk çocuk, anne ve baba fakr-ü zaruret içinde kıvranırken dışarıya sadaka vermek, bağışta bulunmak caiz değildir. Yapılan bağışlar kabul de edilmez. Birçok mû’minler ne yazık ki bundan gafildirler. Şuursuzca hareket etmektedirler.


Allah Akıl, fikir versin, ne diyelim. Kimi insanlar vardır ki, barlarda, pavyonlarda, düğün salonlarında meyhanelerde, sinema ve tiyatrolarda arkadaşlarına, binlerce lira harcayarak onlara yemek yedirirler, içki ısmarlarlar da evlerindeki yaşlı ana-babaları nı çoluk çocuklarını, komşu ve akrabalarını katiyen düşünmezler. Bu, çok yürekler acısı bir manzaradır. Bu tür davranışlar önce aile yuvasını mahveder, sonra ana ile babayı da üzüntü ve kederden çökertir. Hatta sekte-i kalpten öldürür.


Böyle nahoş durumlara dayanamayıp ölen nice insanları biliriz biz. Hain ve serkeş evlatlar nice ana-babayı mahvetmiştir! Nice masum ve masun aile yuvalarının yıkmasına sebep olmuşlardır. Nice çocukların anasız ve babasız kalmasına yol açmışlardır. Nice serveti bir çırpıda eritmişlerdir!.. Evet, evde çoluk çocuk dururken, ana-baba varken, hiç şahsiyetleri ne olursa olsun içki masalarında güzelim bir ömür heder edilir mi? Çoluk çocuğun rızkını heba etmek akıl kârı mıdır? Bu, her şeyden önce Allah’a karşı gelmektir, emirlerini hiçe saymaktır.


Allah’ın emirlerini hiçe saymak çok büyük bir suçtur. Büyük suçun cezası da büyük ve ağır olur. İşte böyle yapanları ahirette elim bir azab beklemektedir. Belki cezaları ahirete de kalmiyacak, dünyada yaşlandıkları zaman ettiklerini bulacaklar, sürüm sürüm sürüneceklerdir. Nefislerine mahkum olan şeytana kendini kaptıran bedbahtlar şunu iyi bilsinler ki, bu hayat böyle sürmez. Bir gün kendileri de elden ayaktan kesilirler. Elleri ayaklan tutmaz, çalışamaz hale gelirler, fakr-ü zarurete düşerler, bir kuruş paraya muhtaç olurlar, başkalarına el açacak duruma düşerler. Zamanında düşünmediklerinin ellerine kalırlar, merhametlerine düşerler. Bir lokma verecekler mi acaba diye durmadan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.


Evlad lan yüzüne karşı: «haydi ulan moruk!» diye bağırır.


Gelin ise : Şu annen ile babandan bıktım, usandım, gebermeleri de olmadı? diye bağırır.. Adeta çığlık atar. Neden mi?


İzah edelim . Çünkü vaktiyle kendisi de annesine ve babasına öyle davranmıştı.. Hanımı, çocukları ve yabancı arkadaşları annesini ve babasını kızdırmıştı. Emirlerini, nasihat ve öğütlerini dinlememişti. Oğlum, yavrum paralan dışarılar da  harcama, biraz iktisat et, derlerken o hiç tınmamıştı. Verilen öğütleri kulak dışı etmişti.. Evinde anası-babası, eşi ve çocukları dururken, dışarıda ne idüğü belli olmayan bir sürü serseri arkadaşlarına kesenin ağzını açmış, bol bol paralar harcamıştı.


Zamanında kendisi babasına : Moruk!  diye hakaret ederken, hanımı da annesine : «haydi oradan pasaklı kadın!» diye bağırmıştı. Annesi ve babasına devamlı hakaretler yağdırıp onlara adeta kötü günler yaşatmış, dünyalarını, hayatlarını zehr etmişti. Onlara saygı, sevgi, ikram ve iltifat şöyle dursun, devamlı olarak sataşmış dil ile hakaret etmiş ve ellerinin tersi ile zavallıları itmişti. Böylece onların dualarını değil, beddualarını, Onların kalblerini değil, kin ve öfkelerini kazanmıştı.


Azmıştı.  Azıtmıştı.  Sapmıştı. Saptırmıştı. İşte  şimdi de ektiklerini biçiyor, yaptıklarını görüyor.. Çünkü bu dünya, etme, bulma! dünyasıdır. “Döversen, döverler, söversen söverler”  dünyasıdır. dan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.


 

23 Mart 2016 Çarşamba

İslam’da Baba Hakki

Âyeti  kerîmelerin  bir çoğunda bu mevzu (Ana-baba) olarak geçmektedir.


«Ana-baba» yığ  birlikte mutaalaa  ederek, yukarki  sahifelerimizde her ikisinden de uzun uzun bahs  ettik. Sonra anne hakkını müstakil olarak ele aldık ve işledik. Şimdi ise baba bahsini de müstakil olarak ele alıp işlemek istiyoruz..


İslamiyet baba’ya, dâ  çok önem vermiştir. Şurası bir gerçektir ki  baba    aile reisidir. Evdeki lerin  tümünden O mes’uldu  . Mes’ul (sorumlu) olan şahsın gayet tabiidir ki din nazarında çok büyük değeri olmalıdır. İslamiyet ona ağır yükler yüklerken, bir yandan da onun pek değerli olduğunu, hanım  ve cocuklari tarafından saygı görmesi gerektiğini, eli öpülüp, sözünün dinlenmesi  icab ettiğini beyan etmiştir.


Neden mi?  İzah edelim:


Çünkü çoluk çocuğun nafakasını temin etmek için gecesini gündüzüne katan, akşama kadar, tarlada, yahut fabrikada, ya da başka bir şirkette, yahüt  devlet diresinde  çalışan, binbir maşakkatle didinen ve evine yorgun argın dönen babadır. Eşinin, kızının, oğlunun maddî ve ma’nevî  bütün sorumluluklarını üstüne alan yine odur. O’dur aile şerefi, haysiyeti ve namusunu koruyan! O’dur hanımına, kızına ve oğluna toz kondurmayan!..


O’dur hainlerin hiyanetin den,  canilerin cinayetinden, kötü bakışli insanların kem gözlerinden, serkeş ve hayasızların terbiyesiz sözlerinden koruyan! ‘ O’dur hanımının ismetinden, kızının iffetinden mes’ul olan! O’dur oğlunun ahlâkın dan, kızının karakterinden mes’ul olan! Onların her türlü ihtiyaçlarından, belirli bir zamana kadar sorumlu olan!


O’dur : “Onların (annelerin) maruf vechiyle yiyeceği, giyeceği, çocuk kendisinin olan (babaya) aittir”   Ayetine muhatab olan . Mademki onun böyle büyük bir sorumluluğu vardır.  Mademki ailenin bütün yükü onun sırtındadır.  öyleyse gerek aile nazarında, gerek toplumda ve gerekse milletin her ferdi nazarında onun büyük bir değeri olması gerekir.


Şurası da muhakkaktır ki, büyük sorumluluklar taşıyanlar, büyük değerlere sahip olurlar. Sorumlu bulunduğu şahıslar üzerindeki Hakkı da tabii o nisbetle büyük olur. İşte bu itibarla babaların hakkı hem büyüktür hem ele ödenemiyecek kadar ağırdır.


Bu hak tam manasıyla ödenmez amma, gayret etmek hiç olmazsa manevi mesuliyetten kurtulmak için bir evladın yapacağı hususlar şunlardır; Ona itaat etmek.  Sözünü dinlemek. Dünya malı ve maddi çıkarları için baba hakkını çiğnememek.  Baba’ya baş kaldırmamak.  Hele eşi için onu katiyen incitmemek.


Ashab-ı güzinden Ebuderda (r.a.),ya bir adam gelip şöyle der :


— Ben evlenmek istemiyordum.. Babam ısrar etti ve beni evlendirdi.  Şimdi de eşimi boşamamı istiyor, ne dersiniz?  Büyük Sahabi’nin cevabı :


  • Ne baban’a asi olmanı, ne de eşini boşamanı tavsiye etmem. Ama dilersen Peygamber aleyhisse-lam’dan işittiğimi sana nakl edeyim.

Onun şöyle buyurduğunu duydum |


“Baba, cennet kapılarının orta (kapısı) dır. Sen ister bu kapıyı muhafaza et, istersen bırak!”


Cennetin orta kapısı bırakılır mı hiç?  “Babalarınıza iyilik yapın ki evlatlarınız da size iyilik yapsınlar.”


Bu hadiste görüldüğü gibi, babalara, evlatları tarafından azami derece saygı gösterilmesi ve onlara ne pahasına olursa olsun (Küfrü, şirki ve masiyeti em- retmedikleri müddetçe) iyilik edilmesi emredilmişti. Bu bir peygamber emridir ki mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Şimdi burada önemli bir noktaya belirtmek ve üzerinde durmak yerinde olur.


Bir baba nâhak yere oğluna:”Haydi evladım, eşini boşa!” derse, baba dinlenmez; Kan boşanmaz, Böyle bir teklif karşısında evlad ne yapmalıdır. Onu da izah edelim : Böyle bir teklif karşısında, hem babayı hem de bir çok şekilde rivayetleri vardır. Bütün bu rivayetleri kısa yazılmasına dikkat ettiğimiz bu kitab da serd etmemiz mümkün değildir.


Bütün bu hadisler bize baba hakkının büyüklüğünü ifade ederler.   Evet, babalar, mal-mülk, para-mevki için katiyen feda edilmezler!


Konunun başında da arz ettiğimiz gibi, baba kıymeti bilmiyen, baba hakknın büyüklüğünü idraktan. Aciz olan çok kimseler vardır ki, basit ve geçici dünya menfaati için babalarını kırarlar, gücendirirler. Babalarına kafa tutarlar;  baş kaldırırlar. Çalışmazlar, babalarının ellerine bakarlar. Erginlik çağına geldikleri halde serserice dolaşırlar, gezerler; eğlenirler, Hep babalarının kesesinden.. Evet, hep babalarının cebinden.. Utanma, ar, hicab, haya denilen bir şey kalmamış artık..


İşte bu tip kimseler babalarının duasını değil; bedduasını, alırlar. Şu noktayı bilhassa belirtmek isterim insan baba beddüası almamalı. – Bu konuda ileride geniş bilgiler verilecektir Çünkü babanın bedduası tutar. Ben şahsen  bunu bir çok vesilelerle müşahede ettim.


Baba bedduası neden tuttuğunu, inşallah ilerideki konuların birinde izah edeceğiz. Gerekli Tafsilat orada verilecektir


 

18 Mart 2016 Cuma

Çocuklara, Daha Küçük Yaşta Anne Ve Baba'ya Akraba Ve Komşulara, Büyüklere, Küçüklere Nasıl Davranacaklarını Öğretmek

Toplumun yanlış ve yıkıcı tesirlerinden yavruları kurtarmanın çarelerinden birisi de yavrulara henüz küçük yaşta, ana ve babaya, akraba ve komşulara, küçük ve ve büyüklere nasıl davranacaklarını öğretmektir.  İlk iş, ana ve babaya saygıdan başlar. Şurası muhakkaktır ki, anne ve babaya sayıgılı olan bir çocuk mutlaka akraba ve komşulara da saygılı olur. Akraba ve komşulara saygılı olan çocuk, yabancılara da saygılı olur.


Böyle bir terbiye ile büyüyen yavru, behemehâl büyüklere saygılı olur, küçüklere karşı da merhametli olur. Yani büyükleri sayar, küçükleri de sever. Saygılı plan çocuklardan tabi ki toplum hiç bir zarar görmez. Topluma zarar vermeyen çocuklara toplumdan da zarar gelmez. Daha doğrusu toplum öyle-sağlam yapılı çocuklara katiyen bir zarar veremez. Çünkü o yavrular gerekli aşılan zamanında ana ve babalarından, hocalarından almışlardır. Toplum hayatındaki yerlerinin ite olduğunu daha evvel hocalarından öğrenmişlerdir..


Bu sebeple toplum kötü olsa da o sağlam karaktere sahip olan çocukları yerlerinden kımıldatamaz.  Bulundukları mevkiden de sarsamaz. Zira toplumun buna kesinlikle gücü yetmez.


İçtimai kanundur: Sayanlar sayılırlar, sevenler sevilirler.. Büyüklerini sayanlar, küçükleri tarafından elbette sayılırlar. Küçükleri sevenlerse, küçükleri tarafından hem saygı hem de sevgi görürler. Zaten İslam’da, büyükleri saymak, küçükleri sevmek vaz geçilmez bir prensiptir. Allah’ın Rasülü sallellahu aleyhi ve sellem bu babta da bizleri uyarmıştır…


Tirmizi’ftin Amr b. Şu’ayb, Babası ve dedesi nakil ettiği hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


“Küçüklerimizi acımayan, büyüklerimizin kadr-ü kıymetini bilmeyen bizden değildir.” Büyükleri saymayan, küçükleri sevmiyenler hakkındaki hadis bizlere, büyüklere ve küçüklere karşı nasıl davranacağımızı öğretmektedir.  ”


Bu hadislerin ışığı altında bir anne ve baba evlatlarına hem saygıyı hem de sevgiyi öğretmelidirler. Kimleri sayacaklarını, kimleri seveceklerini, kimleri acıyacaklarını harfiyen talim etmelidirler. Bunları evlatlarına öğretirlerken, kendileri onlara örnek olmalıdırlar. Böylece kendilerine itimad telkin


etmelidirler.  Gerek konuşmalarında ve göbekse beşer’ münasebetlerinde, çocuklarına güzel birer örnek olmalıdırlar.


Güzel örnek olabilirlerse, az evvel söylediğimiz gibi, çocuklarına güven telkin etmiş  olurlar. Bunun müsbet bir sonucu olarak ta ister istemez çocukları kendilerini hem severler, hem de sayarlar. Onun için bir anne ve babanın bunu mutlaka başarması gerekmektedir.


Bunu bir başardılar mı, gerisi kolay. Bir de bunun aksini düşünelim: Evde namaz kılmayan, oruç tutmayan^bir anne ve baba bu görevleri evlatlarından nasıl bekleyebilirler. Evde kendi anne ve babalarına, akraba ve komşu büyüklerine itaat etmeyen ve onları sevip saymayan bir anne ve baba, bunu evlatlarından nasıl isteyebilir?


Konuşmalarına dikkat etmeyen, evde argo ve biçimsiz, anlamsız hatta bazen terbiyesiz konuşta anne ve baba evlatlarından,nazik ve düzgün konuşmayı, kibar davranmayı nasıl bekleyebilirler?…


Ciğer-parelerine: ”Yavrum… Çocuğum.”  demesini beceremeyen bir anne ve baba onlardan: «Anneciğim.. Babacığım..» demelerini nasıl isteyebilir?. Caminin yolunu bilmeyen bir anne ve baba evlatlarına:


—Haydi evladım camiye! diyebilir mi? Böyle bir teklifte bulunduğu zaman oğlundan şu cevabı almaz mi: “Sen niye gitmiyorsun?”


Oruç tutmayan bir baba evladına :


—Haydi yavrum oruç tut! diyebilir mi? Derse ondan şu cevabı almaz mı.“Sen niye tutmuyorsun” Büyüklere, komşulara, akraba ve diğer insanlara saygısı, sevgisi olmayan bir anne ve baba bunu evlatlarına öğretebilir mi? Onlara bu hususta gerekli itimat ve bilgi telkin edebilirler mi? Bu bir sorudur, cevabı ise: Hayır! dır. O halde anne ve babanın önce kendilerini kontrol edip disipline etmeleri gerekmektedir. Kendilerini kontrol edip hakkiyle disipline edebilirlerse, bunları evlatlarına öğretmekte en ufak bir güçlük bile çekmezler. Çünkü onların bu olumlu tutumlarını gören, yıllarca buna alışan evlatlar, ister istemez


Annelerin den gördüklerini, babalarından duyduklarını ve öğrendiklerini tatbik edeceklerdir. Hulâsa kendileri büyüklere saygılı, küçüklere merhametli iseler, emin olsunlar ki evladları da öyle olacaktır.


Kendileri imanlı, iz’anlı ve ahlaklı olurlarsa, dinin icabları nı yerine getirirlerse, merak etmeğe gerek yok: yavrulan da öyle olacaktır. Çocuklan da kendileri gibi imanlı, ahlaklı yetişirse, toplum onlara hiç bir şey yapamıyacaktır.


Buna bir örnek verebiliriz: İşte Batı’da çalışan işçilerimiz…


Ülkelerinde iyi yetişen; imanlı ve ahlaklı olarak Batı’ya çalışmaya giden işçilerimize, Batı’nın materyalist felsefesi bir şey yapabiliyor mu? Batı’nın o kokuşmuş toplumu onları etkiliyebiliyor mu, yoldan çıkarıp birer serkeş ve isyankâr yapabiliyor mu?


İşte Almanya ve Orada çalışan imanlı işçileriniz! Neden Almanya’nın O meşhur Faşingleri ve türlü rezaletleri, inanmış olan işçilerimizi yerlerinden bir santim bile kımıldatamıyor? Neden kendi ahlak dışı havasına sokamıyor?


Çünkü Müslüman işçiler, daha oraya gitmeden küçük yaşta anne ve babasından alacakları aşıyı almışlar.. Dinlerini öğrenmişler. İslâmî ahlâk prensipleri altında yetişmişler. Namazı, orucu, Haccı, Zekâtı, Kelime-i şehadeti hülâsa îslâmın diğer bütün esaslarını tam  manasiyle öğrenip de öyle gitmişler…


Bu ruh ve inanç içinde oralara giden bir işçiye, Batının tefesüh etmiş toplumu bir şey yapabilir mi? Daha doğrusu yapabiliyor mu? Onu bozabilir mi?


Katiyen: Demek ki imanlı, ana ve baba,ya, komşu ve akrabalara saygılı yetişen kişi nereye giderse gitsin, hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın, hangi topluma karışırsa karışsın, ona hiç bir şey olmaz, işte örnekleri meydanda..


Almanya, İsveç, Hollanda, Fransa’da hatta Amerika’da çalışan işçilerimiz. Kendileri bozulmadıkları gibi, çocuklarının da bozulmaması için kah özel hoca tutarak, kah başka çarelere baş vurarak yavrularına gerekli telkinatı yapıyorlar.


Bunlar bizim için elle tutulur deliller ve örneklerdir. Bu örnekler, iddiamızda ne kadar haklı olduğumuzu isbat etmeye kafi gelmektedir.


Bir daha tekrarlayalım :


Anne ve babaya, komşu ve akrabalara, büyüklere ve küçüklere saygılı olarak yetişen çocuklara toplum  ne kadar bozuk olursa olsun- bir şey yapamaz? Onları dejenere edemez, bozup dini ve milli inançlarından edemez.  Mazisinden tarihinden, milli örf ye törelerinden katiyen koparıp atamaz!


Bu da böyle bilinsin ve ona göre hareket edilsin.. Yukarıda bir hadis serdetmiştik, O hadiste efendimizin büyük Bir ‘tehdidi vardı.. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermiyen bizden değildir, buyurmuştu. “Bizden değildir!” sözü ne kadar ağırdır!.. Bu söze dağlar ve taşlar bile tahammül edemez..


Demek istiyorlar ki, müslümanların şian : Büyükleri saymak, küçükleri sevmek ve acımaktır.. Büyüklerin kadr-ü kıymetini bilmek, küçükleri de korumaktır.


Büyüklerin sözünü dinlemek, küçüklere de bol bol münasip bir dille nasihat vermektir. Büyüklerin yanında saygılı bir halde oturup, küçüklere de mecliste oturmaları için münasip bir yer göstermektir. Saygı ile büyüklerin kalbini »kazanırken küçükleri de acıyarak onların saygısını kazanmaktır.


Bu duygu ve anane içinde yetişen insanlar gerçekten mutlu olurlar. Her4 zaman sevilirler, her yerde sayılırlar. Ama bu duygudan mahrum yetişen insanlar bu saadeti yitirmiş olurlar. Ve Allah Rasülü’nün: «Biz den değildir!» sözüne muhatap olurlar ki bundan büyük felaket tasavvur edilemez.


Bunun içindir ki, Rasûlüllah efendimizin bu mübarek sözüne dikkat edelim ve onu duştur edinelim. Bu dustur’un ışığı altında, büyüklerimizi sayalım, küçüklerimizi sevelim. Böylece bir ahtapot gibi üzerimize çullanan toplumun o yıkıcı tesirinden kurtulalım. Sağlam karakterli, sağlam seciyeli ve şahsiyetli olarak yaşayalım. Böyle yaşarsak mutlaka imanlı gideriz. İyi bir sonuçla Rabbimize kavuşmuş oluruz. Allah iman’dan ayırmasın. Amin.


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Yıkıcı Neşriyata (Yayınlara) Karşı Çocukları Korumak

Kamu oyunu oluşturan faktörlerden birisi de hiç şüphe yok ki neşriyattır. Neşriyat isterse, kamu oyunu hem müsbet  yönde hem de menfi yönde oluşturabilir. O, muhakkak bu güce sahiptir.


Vatan ve milletin refahı, istikbal ve istiklali için neşriyat olduğu gibi, gençliğin dinî, ahlaki ve manevi inançlarını sarsan, her gün biraz daha gençliği ahlak buhranına sürükleyen yıkıcı, ü mahvedici müstehcen neşriyat ta vardır. işte yavrularını bu müstehcen neşriyattan korumak, bir anne ve babanın başta gelen görevlerindendir.


Toplumumuzun yanıldığı bir nokta vardır: Çocukları, her şeyi okumakta serbest bırakmak. Bu çok yanlış ve son derece tehlikeli, bir düşüncedir, Çünkü çocuklar mümeyyiz bir çağa gelmedikçe, iyiyi kötüden, çirkini güzelden ayırd edemezler. Çoğu zaman iyiyi kötü, kötüyü de iyi zan ederler. Yararlıları zararlılardan ayırt edemezler. Çoğu zaman yararlıyı zararlı, zararlıyı da yararlı sayarlar.


Onun için çocukları mümeyyiz bir çağa gelinceye kadar yani iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir yaşa gelinceye dek, zararlı neşriyata karşı korumak gerekir.


Neden mi? İzah edelim:


Çünkü o zararlı neşriyatı okudukları zaman, iyiyi kötüden ayırt edemedikleri için hemen etkilenirler ve böylece topluma zararlı bir unsur olarak yetişirler, öğrendikleri o zararlı şeyleri bilahare toplumda uygulamaya çalışırlar.


Kimse de bunu kolay kolay önleyemez. Çünkü o şeyler artık onlarda bir inanç haline gelmiştir. Kafalarına yerleştirmiştir, beyinlerinde bir daha silinmemesiyle yer etmiştir. O fikrinden döndürmek, o kötü şeyleri kafasından çıkartmak artık bir mesele haline gelir. Onun için çok dikkat etmek lâzımdır. Amma mümeyyiz hale geldikten, iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaşa ayak bastıktan sonra, her türlü neşriyat okumaların  müsaade etmeli.


Çünkü onlar artık zararlıyı yararlıdan, iyiyi kötü den ayırd edebilirler. Şurası da bir gerçektir ki, bir insan iyiyi de kötüyü de öğrenmelidir. İyiyi tatbik etmek için, kötüden de korunmak için öğrenmelidir.


Hazreti Ömer (r.a)’nin şu sözü ne kadar manidardır.       –


“Kötüyü (başka bir maksadla değil) sadece kötü den korunmak için öğrendim. “önünde çukuru gören, yahut falan yolun kenarında bir çukurun bulunduğunu bilen bir insan kendini o çukura yuvarlanmaktan koruyabilir. Fakat orada o çukurun bulunduğundan habersiz olan insan kendini oraya yuvarlanmaktan koruyabilir mi? İşte zararlı neşriyat da böyledir. Onları da okumalı, öğrenmeli fakat uygulamak için değil de korunmak için.


Bilen kendini korur, bilmeyen koruyamaz! Ölçü daima bu olmalıdır. Görmüyor musunuz Hiristiyanlar çocuklarını nasıl koruyarlar?  Yahudiler de öyle. Belirli bir çağa gelinceye kadar onları İncil ve Tevrat’ın okunduğu okullara yolluyorlar. Onlara kendi dinlerini öğretiyorlar. Kafalarına kendilerince gereken inançları yerleştiriyorlar. Ondan sonra diğer marif  mekteblerine gönderiyorlar.


Yani evvela çocuklara dini aşıyı yapıyorlar, sonra mümeyyiz yaşa geldiklerinde serbest bırakıyorlar. Bize gelince, biz bunun tamamen aksini yapıyoruz: Bırak onu daha çocuktur! Kızdan ne istiyorsun, daha çocuktur, onun namahrem tarafı yoktur. Açık gezse de zarar etmez.


Bırak çocuğu! Okusun.. Her şeyi okusun. Polisiye romanları, foto romanları okusun. Seks kitablarını okuyup seksi de öğrensin.  Gibi sözler hemen her evde sarf edilen sözlerdir. Bu, yanlış-ve son derece tehlikeli bir tutumdur!


Çocuk bunları okusun öğrensin amma o yaşta değil! Mümeyiz hale gelip aklı kemale, fikrı olgunluğa erdiği zaman okusun. Evet bütün bunları iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir çağa geldiğindi öğrensin. Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, bunlar yapmak için değil, kendini bunların şerrinden koruması için öğrenmelidir.


Yayın organlarından birisi de Radyo ve Televizyonlardır. Bunlar, yararlı yayınlar yaptıkları gibi, çok kötü ve ahlâk bakımından zararlı yayınlar da yaparlar. Ahlâk bakımından sakıncalı olan yayınlarından mutlaka yavruları korumak gerekir. Belirli çağa kadar onlara zararlı filimleri,  müstehcen resimleri ve oyunları seyrettirmemek lazımdır.


Gayri ahlaki yayınlarını izlemelerine mutlaka anne ve babanın mani olması gerekir. Şayet anne ve baba çocuklarını bundan menetmezler, onları o müstehcen yayınlardan korumazlarsa, vazifelerini yapmamış olacaklarından dolayı, sorumlu duruma düşerler.


Şurası da bir gerçektir ki, her aile, her ana ve baba hatta herkes mes’ul bulunduğu, işlerden sorumludur. Yanındaki çocuklarından bir anne ile baba mutlaka sorumludur.


— Bu konu ileride daha mufassal bir şekilde ele alınacaktır. Evet henüz mümeyyiz hale gelmiyen bir çocuğa, gelişi güzel her şey okutulmaz! Her şey izlettirilmez.


Aksi halde unların manevi yapılarını daha temeli atılmadan yıkmış oluruz. Körpecik dimağlarını 1 af-ı güzaf ve eften püf ten şeylerle doldurursak, büyüdükleri zaman başımıza dert olurlar.


Tıpkı  şimdi olduğu gibi. Gözünü açar açmaz, onların kötü şeyler öğrenmelerine müsaade edersek, yarın başımıza bela kesilirler. Onun için herkes sorumluluğunu bilmelidir. Baba sorumluluğunu bilmelidir.. Anne sorumluluğunu bilmelidir. Bir Caminin İmamı, Müezzini, Vaizi sorumluluklarını bilmelidirler.


Baba evine, anne yavrularına hakim olmalıdır. İmam Cemaat’ı tam anlamıyla disipline edebilmelidir. Onların yanlış hareketlerini münasip bir lisan, müesir bir nasihatle düzeltmelidir.


Müezzinler de hakeza. Vaizler hitab ettikleri cemaatın haleti ruhiyesini iyi bilmelidirler, daha doğrusu iyi bilmek mecburiyetindedirler. Aksi halde arzu edilen tarzda vaiz yapamazlar. Cemaata katiyen faydalı olamazlar.


Evet bir ana ve baba her şeyden önce yavrularının müstehcen neşriyat okumalarını mutlaka engellemelidirler. Daha küçük yaşta onların körpe dimağlarına mukaddesatı işlemelidirler.


Daha hayırlı, daha yararlı bir evlada sahib olmak istiyorlarsa mutlaka böyle yapmalıdırlar. Zira Rasülüllah efendimizin emir ve tavsiyeleri budur.


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Zenon, Mencius ve Dalaylama

Zenon


Kıbrıs’tı Zenon, Eskiçağ’m ünlü filozofu ve düşünürü. M.Ö. 335 ile 264 arasında Yunanistan’da yaşadı.


Doğruyu seçmeyi, arzuları yenmeyi, acılara katlanmayı öneren «stoacı» felsefenin kurucusu, Fenike’ll zengin bir tüccarın oğlu olan Kıbrıs’tı Zenon, M. ö. 312 yılında Atina’ya gitti, bu şehri beğenerek oraya yerleşti. Zenon, stoa okulunu kurmadan fince, öğrenci olarak öteki okulların tümünden geçti. «Stoa», yunanca, direklere dayanmış açık dehliz anlamına gelir. Derslerini böyle bir dehlizde veren Zenon’un kurduğu okul da «Stoa okulu» adını almıştır. Stoacılar bir yandan üzüntü ve acı karşısında matanetlnl kaybetmeyerek, bunlara sabırla katlanmayı, diğer taraftan da vücudu ruhun hükmü altına alabilmesi için insanın iradesine var gücüyle »bir Stoa’lı gibi» sahip olmasını öğütlerlerdi. Stoacılara göre düşünce, maddeden daha kuvvetli, İrade ise maddi ve manevi acıdan daha güçlü olmalıydı. Stoacılık, yarattığı büyük İrade gücüyle bütün büyük ülküler peşinde koşan kimselere rehber olmuştur.


Mencius


Mingdzı yahut lâtinceleştirilmiş adıyla Mencius. Çinli filozof, M.Ö. 372’de Dzu’da (Çin) doğdu, M.Ö. 289’da aynı yerde öldü. Eskiçağ’da, yoksullar ve ihtiyarlar için bir çeşit sosyal güvenlik örgütü kurdu.


Mencius, Konfüçyüs’ün çömezi olan ve onun fikirlerini benimseyen İlk yetenekli yazardır. O da hocası Konfuçyüs’ü örnek alarak, eserlerinde insanseverlik ve adalet gibi iki büyük fazilet üzerinde durur, hümanist bir ideali savunur. Üslûbunda yaşayan bir kişilik sezilir. Ona mal edilen Çin İlâhileri bunun en güzel örneğidir. Mencius, cesur bir toprak dağıtımı önerdi: Köylülere dağıtılacak her toprak bölümünün ortasında, devlete de, mutlaka bir bölüm ayrılmasını İstedi. Ekilen toprağın bu parçasında yetiştirilen ürün, ülkedeki ihtiyarların bakımına ayrılacaktı. Bu, gerçek anlamda bir emekli sandığıydı. Bir Çin imparatoru, Vang-Mang, onun sosyal adalet ilkelerini, M. S. 15 yıllarına doğru uyguladı. Bolluk yıllarında depoladığı yiyecekleri, kıtlıkta dağıttı.


Dalaylama


Tibet’lilerin dinî ve siyasî önderine verilen addır. İlk Dalaylama XV. yüzyılda ortaya çıktı. Tîbet’lilerce Dalay-lama, Buddha’nın ruhunun yeryüzünde insan biçiminde belirişi kabul edilir. Tibet çok garip bir ülkedir. Tibet’tiler, Asya’nın merkezinde, Himalaya dağları zincirinin kuzeyinde, genellikle 4500 metreden daha yüksek yerlerde apayrı bir hayat sürerler. 1959 yılına kadar Dalay-lama, başkent Lhassa’daki garip ve uçsuz bucaksız Potala sarayında yaşamaktaydı. Dalay-lama bu muazzam sarayda, kendini öğrenime, duaya verir, derin dinî düşüncelere dalardı. Çevresinde İse lama denilen birçok din adamı bulunurdu, ilk Dalay-lama 1474 yılında ortaya çıkmıştır. Sonuncu yâni 14’üncü Dalay-lama ise 1959 yılında Tibet. Çinliler tarafından istilâ edilince Hindistan’a sığındı. Geleneğe göre Dalay-lama ölünce İlâhî ruhu 49 günlük bir aradan sonra yeni cjoğan bir çocukta tekrar canlanır. Lamalar bütün ülkede onu ararlar, vücudundaki olağanüstü İşaretlerden onu tanıyıp yanlarına alırlar ve yetiştirirler.


 


 


 

8 Mart 2016 Salı

İsa’nın Çocukları Sevmesi ve Yaşam Suyu

İsa Çocukları Sever


İsa halka sık sık ders veriyordu. Onların hastalıklarını iyileştiriyor ve her biriyle ayrı ayn ilgileniyordu. Zamanını hep onlarla geçiriyordu. Bu yüzden çok meşguldü, öğrencileri de Oha yardım ediyorlardı.


Isa yine böylesine meşgulken bazıları çocuklarını Oha getirmek istediler. Çocuklarını İsa’ya getirmek istiyorlardı. İçtenlikle onun yanına varmak istediler, ama Isa’nın öğrencileri onları engelledi. “Görmüyor musunuz? Efendimiz çok meşgul Çocuklara ayıracak zamanı yok dediler.


Onlar, İsa çocuklarına dokunsun, onları kucağına alsın ve dua ederek kutsasın’ diye çabalıyorlardı. Bu onlar için müthiş bir mutluluk kaynağı olacaktı. Çocuklar bu anı kolay kolay unutamayacaklardı. Anneler sevinç ve umutla gelmişlerdi Kucaklarında ya da elleriyle tuttukları çocuklarıyla kalakaldılar. Kadınlar çok üzüldüler. Yüzlerindeki sevinç yerini düş kınklığma bıraktı. Böyle bir tepkiyle karşılaşmayı beklemiyorlardı. Üzüntüyle döndüler ve tam gidecekleri sırada bir bebek sanki Isa’ya sesini duyurmak istiyormuş gibi ağlamaya başladı. Isa bebeğin sesini duyunca o yöne baktı. Hemen olan ten kavradı ve, “Bırakın çocukları! Bana gelsin. Tanrının Egemenliği böylelerinindir” dedi.


Kadınları yanma çağırdı Çocuklara sevgiyle dokundu. Onları kucağına aldı, okşadı ve sevdi Çocuklara yönelik içten sevgisi ve sevecenliği harikaydı. Isa çocuklara ne kadar çok değer verdiğini gösterdi. Ellerini onların başının üzerine koyup dua etti, onları kutsadı Anneleriyle birlikte esenlik içinde gönderdi. Kadınlar çocuklarıyla büyük bir sevinç içinde evlerine döndüler, öğrenciler şaşkındı. Çocukların o kadar önemli olduğunu sanmıyor olabilirlerdi Belki de çocukların çok şeyi anlamayacağını düşünüyorlardı.


Oysa bahri yüreğinde çocuklar için ayrılmış çok özel bir yer vardır. Isa çocukların sahip olduğu güvenin, içtenliğin ve saf sevginin farkındadır. İşte bunun için çocuklardan uzak değildir, tüm çocukları sever. Onların her zaman kendisine gelmesini ister.


Yaşam Suyu


Isa Sihar adlı bir kente girdi. Sihar Yakup’un kendi oğlu Yusufa verdiği tartarın yakınındaydı ve Yakup’un kuyusu da oradaydı. Isa yorulmuş, sıcaktan terlemişti. Öğrenciler yemek almak için kasabaya gittiklerinden yalnızdı.


O sırada Samiriyeli bir kadın kuyuya su çekmeye geldi. Kadın nedense su çekmek için akşam serinliği yerine öğlen vaktini seçmişti. Isa, ‘Bana su ver, içeyim* dedi. Samiriyeli kadın şaşırdı. Gelenek ve göreneklere göre böyle konuşulmazdı.


Isa kadına, “Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan isteyecektin, O da sana yaşam suyunu verecekti.’ Kadın, ‘Efendim su çekecek bir şeyin yok. Kuyu da derin! Bu durumda sen yaşam suyuna nasıl sahip olursun?* diye sordu. Isa’nın sözünü ettiği su başkaydı. İçimizde öyle bir yönümüz var ki, onun susuzluğunu Tanrı’dan başka hiç kimse ya da hiçbir şey karşılayamaz.


Isa kadına kuyudaki suyu göstererek, ‘Bu sudan jçen herkes susayacak. Oysa benim vereceğim sudan içen sonsuza dek asla susamayacaktır. Benim vereceğim su, içenler için sonsuz yaşam fışkıran bir pınar gibi olacaktır* dedi. O zaman kadın Isa’nın ne demek istediğini anlamadı, ama ‘Efendim, bu suyu bana ver. Ne susayayım, ne de su çekmek için buraya geleyim* diye karşılık verdi.


Isa ona, “Git kocanı çağır ve buraya gel” dedi.


Kadın, ‘Kocam yok* diye yanıt verdi. Kadın günahlı bir yaşam sürmüştü. Isa onun günahlannın bilincine varması için sakladığı şeyi açığa çıkardı. ‘Doğru söyledin. Beş kez evlendin, şimdi de birlikte yaşadığın adam kocan değildir” dedi.


Isa’nın onun yaşamını böyle açıkça bilmesi kadını korkuttu. O’na, ‘Efendim anlıyorum ki sen bir peygambersin* dedi. Ardından, ‘Atalarımız bu dağda tapındılar. Oysa sizler tapınılması gereken yerin Yeruşalem olduğunu söylüyorsunuz.


Isa ona, ‘Kadın, öyle bir zaman geliyor ki, Baba Tanrıya ne bu dağda, ne de Yeruşalem’de tapınacaksınız. Tanrı, içtenlikle ve saygıyla tapınmamızı istiyor* Dedi Kadın Isaya, sözü edilen ve ‘Mesih denilen, Meshedilmiş Olan’ın geleceğini bildiğini, O gelince her şeyi kendilerine bildireceğini’ dile getirdi.


Isa, “Seninle konuşan ben, O kişiyim* dedi. Tam bu sırada Isa’nın öğrencileri geldi. Isa’nın bir kadınla konuşmasına şaşırdılar, ama bir şey sormadılar. Kadın su testisini kuyunun yanında bırakıp kasabaya koştu. Halka olanları anlattı. ‘Biriyle tanıştım. Bana yaptığım her şeyi anlattı. Beni tanımamasına karşın başımdan geçenleri bildi. Gelin görün. Acaba O, beklediğimiz Mesih olabilir mi? diye sordu.


Halk bunun üzerine Isaya gitti. Samiriyeli kadının tanıklığıyla o kasabada bulunan birçok Samiriyeli Isaya iman etti.

7 Mart 2016 Pazartesi

İsa Peygamberin Efsaneleri

İsa Göldeki Fırtınayı Dindiriyor


İsa ayrılınca öğrencilerine, “Gölün karşısına geçelim’ dedi. Bir tekneye binip suya açıldılar. Akşamın karanlığında ilerlemeye başladılar. Hafif bir esinti vardı. Isa teknenin ucunda başının altına bir yasak koyup uzanmışta. Günün tüm yorgunluğuyla uykuya daldı. Tekneyi öğrenciler kullanıyordu. Isa’nın on iki öğrencisinden yedisi balıkçıydı Uzun bir zaman balıkçılık yaptıkları için oldukça deneyimliydiler.


Bir süre sonra ansan bir Artma çıktı Yol aldıkları Celile gölünde bazen böyle Artmalar çıkardı. Gölün çevresi yüksek dağlarla kaplıydı. Dağlardan men rüzgar göle doğru eserdi Büyük dalgalar oluşturup gölün sularını kabartırdı. Bu fırtınalara yakalanmak, çok tehlikeliydi


Öğrenciler neye uğradıklarını şaşırdılar. Var güçleriyle uğraşmaya başladılar. Azgın dalgalar tekneyi suyla dolduruyordu. Öğrenciler kovalarla sulan boşaltmaya çalışıyorlardı Bu sırada rüzgar deli gibi esiyor ve dalgalan daha da kabartıyordu. Öğrenciler iyiden iyiye korkmaya başladılar. Çünkü yapacaldan pek bir şey kalmamıştı.


İsa’yı uyandırıp, ‘Efendimiz hiç aldırmıyor musunuz? Batıyoruz, bizi kurtar dediler. Isa, ayağa kalktı ve azgın fırtınaya karşı ellerini kaldırdı. «Sus, sakin ol diye rüzgârı ve gölü azarladı. Fırtına birden dindi. Ortalık sütliman oldu. Isa, bundan sonra öğrencilerine dönerek, ‘Neden bu kadar korktunuz? İmanınıza ne oldu?” dedi.


Öğrenciler şaşkınlık ve korkuyla sustular. Birbirlerine, ‘Bu nasıl bir adam ki rüzgâr da, dalgalar da Onun sözünü dinliyor? dediler.


İsa’nın Su Üstünde Yürümesi


Isa fırtınayı dindirdikten sonra öğrencilerine Celile gölünün karşı yakasına geçmelerini söyledi Bu arada halkı salıverecekti


Öğrenciler bir tekne bulup yola koyuldular. Isa halkı uğurlayıp bir tepeye çıktı. Orada dua etmeye başladı. Zaman epeyce ilerlemiş, gece olmuştu Isa dua etmeyi sürdürüyordu. Sabahın ilk ışıkları gölü aydınlatmaya başladığı sırada güçlü bir fırtına çıktı. Öğrenciler azgın dalgalarla boğuşmaya başladılar. Kayıktan gölün odasındaydı. Rüzgâr karşı yönden estiği için kürek çekmekte zorlanıyorlardı.


Isa onları dua ettiği tepeden görebiliyordu. Sabaha karşı gölün üzerinde yürüyerek onlara yaklaştı Öğrenciler Isa’yı görünce Onu hayalet sanarak bağrışmaya başladılar.


Isa, “Korkmayn, benim’ dedi.


Petrus buna karşılık, “Rab eğer sen isen buyruk ver de su üstünde yürüyerek sana geleyim’ dedi Isa, gel deyince tekneden indi Yürümeye başladı, kaya baktıkça sert bir yere basar gibi su üstünde yürüyordu. Bu olağanüstü bir şeydi. Ama Petrus fırtınanın ne kadar güçlü estiğini görüp, rüzgarın uğultulu sesine kulak verince korktu. Yavaş yavaş batmaya başladı.


İsa’ya seslenip “Rab, beni kurtar diye bağırdı. ba hemen Petrusün elini yakaladı. Petrus şimdi güvenlikteydi. İsa ona, ‘İmanına ne oldu? Neden kuşku duydun? dedi. Birlikte tekneye çıktılar. Öğrenciler balın gücüne hayran kaldılar. “Sen Tanrı Oğlu Mesih’sin’ diyerek Oha tapındılar. Böylece karaya yaklaştılar.

6 Mart 2016 Pazar

Hıristiyanlıkta Arka Kapıdaki Yasalar

İmparator Constantinus İznik Konsili’nden kısa vadede Ariusçu ve diğer bazı kilise içi mahalli sorunların çözümünü, uzun vadede ise kilise organizasyonunu sınırlan tanımlanmış bir merkezi otorite etrafında toplamasını bekliyordu. İmparatorun uzun vadeli projesinin tek amacı kilise teşkilatını sadece imparatorluğun yönetim aygıtının bir parçası haline dönüştürmek değildi.


Daha ziyade, eyaletlerdeki Roma toplumunu devlete daha çok yaklaştırmak ve bu toplumun gerilimlerini daha yalandan kontrol etmek istiyordu. Çünkü kiliseleri ve cemaatleri üzerinde otorite sahibi olan piskoposlar toplumu yönlendirmek ve devlet sistemine entegre etmek için en uygun mahalli liderlerdi. Constantinus sonrası dönemin piskoposları arasında böyle işlevleri layıkıyla icra eden lider piskoposlar bulabilmekteyiz. Kilise’nin merkezi bir çatı altında toplanması sadece imparatorun değil özellikle İskenderiye ve Antiochea gibi büyük kentlerin piskoposlarının da otoriteryen girişimlerine uygun düşmekteydi.


Piskoposlar özellikle ayrılıkçı veya sapkın grupları kontrol etmek için, merkezileştirmenin öneminin farkındaydılar, çünkü yasallaşan büyük yetkileriyle hem uyumsuzların kilise örgütüne sızmasına müsaade etmeyecekler, hem de daha önceden girmiş olanları kolayca temizleyip atabileceklerdi.


İznik Konsili’nde benimsenen ve yasa olarak kabul edilen prensipler yukarıda söz konusu edilen kilise otoritesinin kurulmasını amaçlıyordu. Konsilde, yirmi yasa benimsendi. Bunların konusu kısaca şöyledir: Gönüllü olarak kendini hadım etmenin reddedilmesi; İhtida conversid sonrası piskoposluğa yükselme süreci; Din adamlarının yabancı kadınlarla bir arada yaşamalarının yasaklanması;  Piskoposluk seçimlerinin düzenlenmesi; Bir piskopos tarafından aforoz edilenin bir başkası tarafından cemaate kabul edilmemesi; Roma, İskenderiye ve Antiochea kiliselerinin adli sınırlarının yeniden tanımlanması; Kudüs’ün statüsü;


Novatianusçuların yeniden ana kiliseye entegre edilmesi;  Kilise hiyerarşisine girişte iyi araştırılmayanların, sonradan kusurları ortaya çıkarsa hiyerarşiden çıkarılmaları;  Dinden çıktıkları gözden kaçanların tespit edildiği taktirde kilise hiyerarşisinden olması; Hıristiyan olduktan sonra hiç gereği yok iken dinden çıkıp daha sonra geri dönenlerin kiliseye kabul edilmesinin kuralları, yani kamusal disiplin; Hıristiyan oldukları için işkence görmüş olanlardan daha sonra tekrar geri devlet hizmetine girenlerin durumu; Ölüm döşeğindeki dindaşlara yardım sorunu;


İhtida edenlerin kilise hiyerarşisinde bekleme sorunu; Din adamlarının yer değiştirmemesinin kabul edilmesi; Kendi kilisesinden aynlanlann başka bir kiliseye alınmaması, Yüksek oranda faiz âliminin reddedilmesi; Diyakonlann kendi başlarına ayin veya başka ibadetleri yönetmeye kalkışmamalan; Paulusçulann (Samsatlı Paulus taraftarlan) yeniden vaftiz edilmeleri zorululuğu; İbadet düzeni.


İznik yasalan arasında özellikle önemli olan, büyük piskoposluk merkezlerinin adli müdahale alanlarının sınırlanın tespit eden altıncı yasadır. Roma’nın Batı’daki üstünlüğünü tartışmaya çok gerek yok, çünkü birinci yüzyılın sonundan itibaren Roma piskoposları her fırsatta çevrelerindeki Hıristiyan merkezlere müdahale etmek suretiyle otoritelerini kurmaya çalışıyorlardı.


İskenderiye piskoposunun müdahale alanı Mısır, Libya ve Pentapolis oldu. İskenderiye piskoposunun, Pentapolis ve Libya için hevesi buralarda kök salmış olan Ariusçulan temizlemekti. Antiochea’nm Doğu’daki (Suriye), Roma’nın ise Batı eyaletlerindeki üstünlükleri yine konsilin altıncı maddesiyle yasallaştı. Kohsilin yedinci yasasına göre, Kudüs piskoposu Filistin’in metropoliti sıfatını aldı. Kudüs piskoposunun yükselişi hem İsa’nın doğum yeri olmasından, hem de İznik’te Caesarea piskoposu Eusebius’un konsilin çoğunluğunu oluşturan grubun içerisinde yer almamasından kaynaklanıyordu. Halbuki Kudüs piskoposu İskenderiye piskoposunun başım çektiği çoğunluk safları arasındaydı.


Piskopos seçimleri bir eyaletteki tüm piskoposların katılımını ya da en azından üç piskoposun katılımım şart koşuyordu. İlaveten metropolite yani eyalet başkentinin (metropolü.) piskoposuna veto hakkı tanınıyordu. Metropolitin otoritesini güçlendiren bir başka husus ise, yılda iki kez düzenlenecek olan eyalet sinodlarımn yine tek otoritesinin metropolit olmasıydı.


En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün piskoposların memnuniyetle benimseyecekleri bir başka yasa ise, “bir piskopos tarafından aforoz edilenin bir başka piskopos tarafından kiliseye kabul edilmemesi” ilkesi idi ki, geçmişte İskenderiye Kilisesi bu tür hareketlerin sıkıntısını yaşamıştı. Mesela, üçüncü yüzyılın ünlü ilahiyatçısı Origenes İskenderiye’den piskopos Demetrius tarafından sürüldüğü zaman Filistin piskoposlan Origenes’e kapılarını açmışlardı.


Origenes o tarihten sonra Filistin’de papaz olarak görev yapmıştı. Benzer bir kriz Arius’un yol açtığı tartışma sırasında da ortaya çıktı. Alexander Arius’u İskenderiye’dan sürünce Arius Filistin’e gitti. Burada resmen kiliseye kabul edilip edilmediğini bilmiyoruz, ancak yukanda da ifade edildiği gibi, Arius, Nicomedia piskoposu Eusebius tarafından toplanan kilise meclisi sonrasında burada kiliseye tekrar kabul edildi. Bu tür hadiselerin muhtemelen daha alt düzeyde pek çok örneği vardır, ama çok iyi bilinen bu iki örneğin İznik’te piskoposlann safları sıklaştırmasında önemli bir etken olduğu da kesindir.

5 Mart 2016 Cumartesi

Dirilip İyileşen Kadının Hikayesi

İsa kayıkla Ceiile golünün başka bir kıyısına geçmişti. Kıyıda onu bekleyen büyük bir kalabalık vardı. Halkın arasına girdiğinde bir adam Oha yaklaştı. Adı Yair olan bu adam Yahudilerin sinagog yöneticilerinden biriydi Canından bile çok sevdiği biricik km son günlerde çok hastaydı. Ölüm döşeğinde yatıyordu. Yair İsa’nın ayaklarına kapanıp,


‘Efendim, birisi ölmek üzere. Lütfen gel ve elini koyup tazım için dua et O zaman tazım iyileşecektir* dedi. İsa, öğrencileriyle birlikte bu adamın ardından yola çıktı. Halk da onlarla birlikte geliyordu. Kalabalığın en sonunda yürüyen on iki yıldır hasta olan bir kadın vardı. Zavallı kadın bu süre içinde doktor doktor gezmiş, varını yoğunu harcamış, ama iyileşeceğine daha da kötüleşmişti.


Sonunda İsa’ya ümit bağlayıp Onu aramaya başlamıştı. Bir gün kalabalık bir topluluk içinde Isa’yı gördü. Uzaktan Onu izlemeye başladı. Oha yaklaştıkça heyecanı artmaya başladı Isa’yı izlerken içinden, ^Giysisine bile dokunsam kurtulacağım* diyordu. Kalabalığın arasından yavaşça geçip Isa’nın giysisine dokundu. O anda iyileşti ve bedeninin derinliğinde büyük bir beladan kurtulduğunu hissetti. İsa hemen geri dönüp, ‘Bana kim dokundu?* diye sordu. İsa’nın öğrencileri, “Öğretmenim, bu kalabalıkta herkes sana dokunuyor. Sen bir de, Bana kim dokundu? diye mi soruyorsun?* dediler. İsa bedeninden bir gücün akıp gittiğini söyledi.


Kadın bu durum karşısında kendini fazla gizleyemeyeceğini anladı. İsahın önünde diz çöküp ne yaptığını ve nasıl iyileştiğini anlattı. Isa ona, ‘Kızım, imanın seni kurtardı. Esenlikle git* dedi. Isa, şifa bulan bu kadınla konuşurken sinagog yöneticisinin evinden Yarin bazı arkadaşlar geldi. Yairie, ‘Artık çok geç, öğretmeni rahatsız etme! Kızın öldü* dediler. Isa onları dinlemeden kızın babasına, ‘Korkma, yalnızca iman et! Kızın iyileşecek” dedi.


Daha hızlı adımlarla eve geldiler. Her yerdeki ağlayış ve feryat sesleri uğultulu bir gürültü çıkartıyordu. Isa onlara, ‘Neden böyle ağıtlar yakarak ağlıyorsunuz? Kız ölmedi, yalnızca uyuyor* dedi. Kalabalık kızın öldüğünü bildiği için bu söze güldü. “Bu durumda yapacak hiçbir şey yok. Sen bir de kız uyuyor mu’ diyorsun?” diyerek alay ettiler.


Isa kızın yattığı odaya girdi. Odadakileri dışarıya çıkardı. Odada Yakup, Yuhanna, Petrus ve kızın annesiyle babası kalmıştı. Isa kızn yatağının ucuna oturdu. Kızın elleri buz gibi soğuktu. Yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. Isa sıcak elleriyle tazın elini kavradı. Ona, Talita Kumil diye seslendi. Bu Aramice, Kızım sana söylüyorum kalk anlamına geliyordu. Isa bunu söyler söylemez kız gözlerini açtı, Isa’ya bakıp tatlı tatlı gülümsedi. Doğruldu ve yataktan kalktı. Odadakiler şaşkınlıktan donakalmış. Isa kızın aç olduğunu bildiği için annesinden kızına yiyecek bir şeyler vermesini istedi.


İsa Tanrı’nın Oğlu Mu?


Halk sürekli Isa’yı konuşuyordu. Isa onların arasında birçok mucize yapmışta. Binlerce kişiyi doyurmuş, hastalan iyileştirmiş ve ölüleri diriltmişti.


Isa hizmetine başlayana dek babasının yanında marangozluk yapmışta. Yani her hangi bir insan gibi yaşamıştı. Ama şimdi tüm bunlan hangi güçle yapıyordu? Isa’nın kim olduğu merak konusuydu.


Isa bir gün bir yere doğru giderken öğrencilerine bir soru sordu; ‘Halk benim kim olduğumu söylüyor?”


Öğrenciler, ‘Kimileri ölümden dirildiği sanılan Vaftizö Yahya olduğunu sanıyor. Kimileri de İlyas, Yeremya ya da öbür peygamberlerden biri olduğunu söylüyor” diye yanıtladı. Bunun üzerine Isa onlara, “Ya siz? Ben kimim dersiniz?” diye sordu”


Petrus öne çıkarak “Sen yaşayan Tanrı Oğlu Mesih’sin” dedi.


Isa kendisini tanıyan Petrus için mutluydu. Ona, *Bu gerçeği sana açıklayan Göksel Babamdır. Sen Petrus’sun ve ben kilisemi bu kaya üzerine kuracağım* dedi. ^


Petrus, Grekçe’de Kaya’ anlamına gelir. Isa burada kilisesini Petrusun dile getirdiği gerçek üzerine kuracağını söylüyor. Yani kilisenin temeli ‘Isa’nın, Yaşayan Tanrı Oğlu Mesih” olduğu gerçeği üzerine kurulmuştur.


Isa konuşmasını sürdürdü;


“Kötü Olan, yani Şeytan’ın güçleri onu alt edemeyecektir. Yeryüzünde ne bağlarsan gökte bağlanacak, yeryüzünde ne çöğensen gökte de çözülecektir.”


Yeryüzünde Şeytan’ın güçlerini bağlamak, Isa’nın ismiyle o güçler için dua etmek ve onları etkisiz kılmaktır. Aynı şekilde kimi Şeytan’ın egemenliğinden kurtarırsak gökte de özgür olacaktır. Bu Tanrının bize yeryüzünde verdiği yetkiyi anlatır.


Daha sonra Isa kendisinin Mesih olduğunu kimseye söylememeleri için onları uyardı. Çünkü halkın beklediği Mesih, Yahudileri Romalıların elinden kurtaracak yalnızca siyasi bir kraldı. Oysa Isa, halkı için sonsuza dek ruhsal bir krallık sürmek için vardır. Odun ruhsal krallığı başladı. Ama tam anlamıyla gerçekleşmesi ikinci gelişinde olacaktır.

2 Mart 2016 Çarşamba

Bir Çift Öyküden Birleşmiş Dini Bir Derleme

İsa ile Nikodim


Yahudilerin Yüksek kumlunun Nikodim adlı bir seçkin bir önderi vardı. Nikodim bir gece Isa’yı görmeye gitti. Yüksek Kurulun üyeleri, ihtiyarlar ve din önderleri arasından seçilirdi. Onların arasında Ferisilerin de olduğu bir gün vardı. Ferisiler Isa’yı istemiyorlardı.


Ne var ki, Nikodim öbür Ferisiler gibi değildi. Isa’ya, “RabtJi senin Tanrıdan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü kimse senin yaptıklarını Tanrıdan yardımı olmaksan yapamaz’ dedi. Nikodim Isa’dan daha çok öğrenmek istiyordu. Isa da bunu bildiğinden onu gerçek kurtuluşa yöneltmek istiyordu. Isa, “Bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrının Egemenliği1™ göremez* diye söze başladı


Nikodim Isa’nın bu sözünü anlamadı. Şaşkın şaşkın, ‘İnsan ikinci kez yeniden doğabilir mi?* diye sordu. Isa, Kutsal Yasa ile kurtuluşa erişilemeyeceğini anlatarak Nikodim’e doğm yolu göstermek istiyordu. Bunun için, “Bir kimse sudan ve Ruhtan doğmadıkça Tanrının Egemenliği göremez* dedi. Nikodim yine anlayamayınca bir benzetmeye başvurdu.


Tanrının Ruh’u bir rüzgara benzer. Rüzgar estiği zaman ağaçlan eğip, yerdeki kummuş yapraklan ve tozlan uçurur. Biz rüzgarın kendisini göremeyiz, ama estiğini biliriz. Onu hissederiz. Estiğini hareket ettirdiği şeylerden anlarız. Kutsal Ruh da içimize girdiği zaman bizim yaşantımızı değiştirir. Kutsal Ruh yaşamımızdaki tüm kötü şeyleri ve günahları bizden uzaklaştırabilir. Biz bu farklılıklan görerek Kutsal Ruhün içimizde olduğunıubiliıiz, hissederiz. Dolayısıyla Tanrıhın yaptığı her değişiklik yeni bir yaşam kaynağı olur. Biz de yeniden doğmuş gibi oluruz.


Nikodim Isa’ya, ‘Bunlar nasıl olabilir? diye sordu. Isa Kutsal Yazılardan bir örnek kullanarak açıklamaya başladı. ‘Musa çölde yılanı nasıl yukan kaldırdıysa, İnsanoğlunun da öylece yukan kaldırılması gerekir* dedi İsrail halkı çölde dolaşırken isyan etti. Tanrı onlann arasına yakra yılanlar gönderdi. Birçok kişi öldü. O zaman halk yaptığı yanlışın farkına vararak Musa’ya gitti. Ona, Tanrıya yalvar da bizi bu yılanlardan kurtarsın* dediler. Musa Tanrıya yalvardı. Rab Tanrı Musaya, Tunçtan bir yılan yap ve onu bir smk üzerine as. Ona bakan yaşayacaktır* dedi. Yılan tarafından ışınlan her kim iyileşeceğine iman ederek tunçtan yılana bakbysa kurtuldu.


İşte bunun gibi kurtuluş Isa Mesih’tedir. Isa sözlerini şu önemli ayetle tamamladı. ‘O’na iman eden sonsuz yaşama kavuşacaktır. Çünkü Tanrı insanları o kadar çok sevdi ki biricik Oğlunu verdi. Öyle M O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Oğlunu dünyayı yargılamak için dünyaya göndermedi. Dünya onun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.”


Isaya bakan ve Onu kabul eden kurtulacaktır. Tanrı kendisini kabul edenlere yepyeni bir yürek ve yepyeni bir yaşam verecektir. Onlar sonsuza dek Tanrıyla yaşayacaklar.


En Büyük Kimin Hikayesi


Bu sözü sık sık duyarız. Acaba en büyük kimdir? Herkesin gözünde bilileri en büyüktür. Isa’nın öğrencileri de yolda hani hani bu konuyu tartışıyorlardı. Gidecekleri Kefemahum’a vardıklannda Isa onlara sordu; “Yolda neyi tartışıyordunuz?*


Öğrenciler utanarak Isa’ya, “Tanrı’nm Egemenliğinde en üstün olan kimdir?* diye sorarak neden tartıştıklarını dile getirdiler.


 


Isa her şeyi biliyordu. Onlara gerçekten büyük olmak için nasıl davranmak gerektiğini gösterecek iyi bir örnek sundu. Küçük ve şirin bir çocûğu yanına çağırdı. Ortaya geçip, “Yollannızdan dönüp bu çocuk gibi olmazsanız, asla Tanrı’nın Egemenliğini göremezsiniz* dedi.


“Bu nedenle şu çocuk gibi kendisini alçaltan, Tanrı’nın Egemenliğinde en üstün olandır. Aranızda en küçük sayılan en büyüktür. Her kim benim adıma böyle bir çocuğu kabul ederse, beni kabul etmiş olur.”


Bir çocuk anne babasına bağımlıdır. Onlar olmadan yaşayamayacağını bilir. Anne babasına güvenir, onların kendi gereksinimlerini karşılayacağına inanır. Bir şeye sahip olmak isterse sorar ya da öylesine alır. İsteğini elde etmek için bir şeyler vermeye çalışmaz. Karşılık ödemek için çabalamaz. İsa da aynı şekilde bizi Egemenliğinde yaşatmak istiyor, ama Onun Egemenliğini çocuk gibi alçakgönüllü ve saf bir şekilde kabul etmeliyiz.


Onlara küçük bir çocuk gibi davran malan gerektiğini söyledi. Saf, içten, gururdan uzak bir şekilde kendilerini hizmete adamalarını dile getirdi. Çocukça bir imanla yaşamalarını ve Tanrıya bağımlı olmalarını istedi.


“Ama kim bana iman eden şu küçüklerden birini günaha düşürürse, boynuna kocaman bir değirmen taşı asılıp denize dibine atılması kendisi için daha iyi olur. İnsanı günaha düşürecek tuzaklar olacaktır, ama bu tuzaklara aracılık edenin vay haline!” diyerek konuşmasını sürdürdü.


“Bu küçüklerden bir tekini bile hor görmekten sakının! Size şunu söyleyeyim, onların melekleri göklerde olan Babam’ın yüzünü her zaman görürler.’


Öbür yandan da Isa çocuklara ne kadar çok değer verdiğini gösterdi. Çocuklar Tanrı’nın gözünde çok özeldir. Rab Isa, çocuk gibi temiz yürekli olmazsak Tanrı’nın Egemenliğini göremeyeceğimizi söyledi. Çocukça imanımızı ve alçak gönüllüğümüzü hiçbir zaman yitirmeyelim.