28 Şubat 2016 Pazar

İsa’nın Hikayeler; Kör İnsanı İyileştirmesi

Kör Bartimayın İyileştirilmesi


Isa ve öğrencileri Eriha kentine gelmişlerdi. Oradan ayrılacakları sırada peşlerinden gelen büyük bir kalabalık vardı. Yol kenarında oturan bazı dilenciler gelip geçen insanlardan bir şeyler alacaklarını umut ederek dileniyorlardı. Onlam arasnda Bartimay adında kör bir dilenci vardı.


Bartimay bu kalabalığın içinde tanınmış birinin olduğunu sezdi Acaba kimdi? Keşke gözleri görseydi İyice meraklanan Bartimay çevresindekilere kimin geçtiğini sordu. Onlar, “Nasıralı Isa geçiyor dediler.


Bartimay Isa’yı tanıyordu. Kutsal Yazılandan Mesih’in, Davut’tın soyundan geleceğini duymuştu. Onun hastalan sağlığa kavuşturduğunu, körlerin gözlerini açtığını öğrenmişti Kutsal Yazılanda sözü edilen Mesih de aynı şeyleri yapacaktı.


Bartimaya göre Isa beklenen Mesih’ti. Bartimay bundan dolayı yüksek sesle, “Davut Oğlu, halime aar diye bağırmaya başladı. Isa’nın nerede olduğunu göremiyordu. Ama duyması için var gücüyle bağırıyordu.


Birçok kişi bu kör dilenciyi susturmak istedi, ama başaramadı. Bartimay sesini daha da yükseltti. Davut Oğlu, halime aaT diye yakarıyordu. Onun bağırışıyla ortalıkta tam bir karmaşa oldu. Herkes merakla bu bağıranın kim olduğunu düşünüyordu. Ne diye bu kadar çok ses gkararak bağırıyordu?


Bartimay belki de Isa’yla hiç karşılaşmayacaktı. Isa’nın gözlerini açabileceğine inanıyordu. Bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bunun için çırpmıyordu.


Isa Bartimayın sesini duydu. Onun yanma çağrılmasını buyurdu. Onu çağıranlar, “Ne mutlu sana! Kalk seni çağınyorf dediler. Bartimay büyük bir sevinçle ayağa kalktı. Üzerine giydiği abayı gkanp attı Ayağa fırlayıp Isa’nın yanma gitti.


Isa ona, “Senin için ne yapmamı istiyorsun?* diye sordu. Bartimay, “Rabbuni, gözlerim görsün’ diye yanıt verdi. Rabbuni, Aramice’de ‘öğretmenim’ demektir.


Isa, “Gidebilirsin, imanın seni kurtardı’ dedi. Bartimay o anda iyileşti ve yeniden görmeye başladı. Bu ne muhteşem bir mucizeydi Onun kapkaranlık dünyası birden aydınlandı. Işıklan ve renkleriyle her şeyi görmeye başladı. Öyle coşkulu çığlıklar atıyordu ki onunla birlikte sevinmemek olanaksızdı. Bartimay ağaçları, kuşları, çiçekleri ve her şeyi görebiliyordu. Sevinçle Isa’yı gittiği yol boyunca izledi. İsa dünyanın ışığıdır. O yalnızca gözleri açmak için değil, bütün karanlıkla alt etmek için geldi.


İsterim Temiz Ol


İsa bir gün bir dağın eteğinde halka, Dağdaki Vaaz adıyla anılan ünlü konuşmasını yaptı. Halk Isa’yı can kulağıyla dinlemişti. Oun çok özel biri olduğunu biliyorlardı.


Halk arasında birçok cüzamlı vardı. Cüzam, o zamanlar tedavisi henüz bulunamamış bulaşıcı bir deri hastalığıydı. Cüzam dokunmayla hemen bulaşan bir hastalık değildir. Bir süre cüzamlıların arasında yaşanırsa ancak bulaşabilir. Fakat halk bunu bilmediğinden cüzamlı olmaktan korkar, cüzamlılara yaklaşmazdı. Tedavisinin yapılamaması bu hastalığı çok daha korkunç kılardı. Sonu aa bir ölümle bitecek Jbir hastalıktan daha kötü ne olabilirdi ki? Bu hastalığa yakalananlar için kurtuluş yoktu artık


Ayrıca cüzamlılar insanlar arasında yaşayamazlardı. Onlar için ayrılmış özel bölgeler vardı. Çünkü onlar hastalığı kimseye bulaşmasın diye halk arasından ayrılmış ve uzaklaştırmıştı.


Cüzamlılar arasında İsa’yı tanıyan bir adam vardı. Isa’nın birçok hastayı iyileştirdiğini duymuştu. Isa bu adam için bir umut olabilirdi. Bunun için bir gün yaşadığı yerden çıkıp Isa’yı uzaktan izlemeye başladı. Belki de İsa’nın dağdaki konuşmasını dinlemişti.


Isa dağdan inerken cüzamlı İsa’ya yaklaştı, önünde diz çöktü ve tek umudum sensın diyormuş gibi Isa’nın gözlerine baktı.


Adam gerçekten kötü görünüyordu. Cüzamdan mahvolmuş derisi yırtık pırtık elbiselerinden ayırt edilemiyordu. Bu adama bakmak bile korkutucuydu. Onu böyle gören halk birden ürktü. Hiç kimse ne yapacağını bilmez bir durumdayken Isa cüzamlıya yaklaştı. Sevecenlikle cüzamlıya baktı. Adam Isa’ya, “Rab eğer istersen beni temiz kılabilirsin’ dedi.


Adama acıyan Isa’nın yanıtı kısa ve açıktı. ‘İsterim, temiz ol!* dedi ve ona dokundu.


O anda adamın ölümü bekleyen bedenindeki bütün yaralar iyileşti. Ellerine baktı, eskisi gibiydi, her yeri iyileşmişti. Adam sevinçten deliye döndü, içi içine sığmıyordu. Isa’ya teşekkür ediyor, sevinçten haykırıyor, hoplayıp zıplıyordu.


Isa adama, ‘Kimseye bir şey söyleme! Kendini kâhine göster ve cüzamdan kurtulduğunu kanıtlamak için Musa’nın buyurduğu adağı sun’ dedi.


O zamanlar birinin cüzamlı olup olmadığına kahin karar verirdi. Yine birinin cüzamdan kurtulduğuna da kahin tariklik ederdi. Ayrıca kurtulan kişi bazı kurbanlar sunmalıydı.


Adam öyle mutluydu ki kendini tutamadı. Sevincini herkesle paylaştı. Onun cüzamdan kurtulduğunu duymayan kalmamıştı. Artık Isa rahatça kente giremez oldu. Çünkü herkes Isa’yı arıyordu.

Caesaropapizm ile Konsüller Arası

Constantinus’un İznik Konsili’nin oluşum sürecine katkısını imparatorun cinsel siyasal yetkeyi kendi uhdesinde birleştirdiği şeklinde, yani ‘Caesaropapizm’ olarak değerlendirebilir miyiz? Bu sorunun cevabını vermeden önce dördüncü yüzyılda papalık kurumunun var olup olmadığına bakılmalıdır. Constantİnus imparator olduğu zaman papalık henüz Ortaçağlardaki devasa kurumsal görüntüsüne kavuşmamıştı. Roma piskoposluğu diye bilinen kurum eline geçirdiği her fırsatı etki alanım genişletmek için değerlendirmeye çalışıyordu, ancak gücü sınırlıydı.


Yunan dünyasında ve zaman zaman Afrika’da bile otoritesi tanınmıyordu. Dolayısıyla dördüncü yüzyılda papalık diye bir kurum yoktu. İmparatorun konumuna gelince, Constantinus’tanî, Theodosius’a kadar geçen sürede Roma imparatorlarının kilise işlerine müdahalelerinde hep hassas bir denge kurmaya çalıştıkları görülmektedir.


İmparatorlar, devlete payanda olarak düşündükleri kilise birliği ideolojisini hayata geçirmeye çalışırlarken dinin özüne ilişkin teknik konulara müdahale etmediler. İmparatorlar profesyonel din adamı olmadıkları için, bu konulara karışmaları da beklenmezdi. Diğer yandan, imparatorlar konsül sonrasında oluşturulan kararlara imza atmamışlar ise de, kilise birliğini sağlayabilmek için yönlendirici oldukları, alman kararlan uygulamalarından görülmektedir.


Dördüncü yüzyılda imparatorlar hiçbir surette önde gelen piskoposluklara, Roma, İskenderiye, Antiochea ve Constantinopolis’e (İstanbul) doğrudan piskopos atamaları yapmadılar. Burada da, konsül kararlarında olduğu gibi, yönlendirici olmaya çalıştılar.35 Söz konusu büyük merkezlere kilise konsüllerinin yaptığı atamalarda imparatorun kilise birliği ideolojisine ters düşmeyen adayların tercih edilmesini sağlamaya çalıştılar. Dolayısıyla, papalığın daha tam anlamıyla kurumsallaşmadığı, imparatorların da piskoposlaşmadığı bir dönemi ‘Caesaropapizm’ formülü ile açıklayanlayız, ancak imparatorun etkisini bütünüyle inkâr edemeyiz.


Kiliseyi ilgilendiren bir meseleye Constantinus niçin müdahale etmişti? Bu konudaki cevaplar genelde iki tema etrafında toplanmaktadır: Birincisi Constantinus’un dini endişeleri, diğeri ise imparatorun kiliseyi kendi politik ihtirasına alet etmek istemesidir. 36 Bunların her ikisinin de doğru olması veya doğruluk payı taşıması doğaldır. Fakat daha geniş bir perspektif Roma geleneğinde imparatorun anayasal konumu üzerine yoğunlaşmaktadır.


Buna göre, yasal olarak kamu düzeninin koruyucusu ve devletin başı, dolayısıyla kamuyu ilgilendiren her noktada imparatorun söz sahibi olması tabiidir. Bu noktayı destekleyen ikinci bir husus, imparatorun aynı zamanda Augustus’tan bu yana Pontifex Moucimuı yani ‘başrahip’ olmasıdır.38 Şüphesiz bütün bunları destekleyen daha tabiî bir durum ise din ve siyaset arasındaki hakikaten ayrılamaz ilişkidir.


Bunu sadece Constantinus’un seleflerinin din ve siyaset arasında kurdukları bire bir yalanlık ve onun da bu aynı izlediği şeklinde yorumlamak gerçek dışı değildir. Meselâ Diletianus Hıristiyanlara karşı baskı politikası uygularken, bir başka dini yücelttiğini ya da o dinin mensuplarının kendi politik hedeflerine destek verdiklerini biliyordu. Ya da Galerius Constantinus’tan hemen önce Hıristiyanlara ilişkin bir bağışlama fermanı çıkardığı zaman ‘Hıristiyanların kendi Tanrı’larına imparatorun ve imparatorluğun sağlık ve selameti için dua etmelerini’ istiyordu. Constantinus’un farkında olduğu bir husus daha vardı: Constantinus Diocletianus’un uyguladığı, Hrıstiyanlann kovuşturulması operasyonuna bizzat tanık olmuş ve bu olaylar esnasında Hıristiyanların ne kadar sebat ve sabır gösterdiklerini görmüştü. Ayrıca Constantinus Roma İmparatorluğu’nun hemen her kentinde teşkilatı bulunan kilisenin kendisine sağlayacağı popüler desteğin de pekâlâ farkındaydı.


Burada bir başka soruya, yani Constantinus’un İznik’te nasıl bir yol izlediğine değinmeliyiz. Yukarıda açıkladığımız hususlardan dolayı Constantinus İznik’te kendisine her türlü teolojik ve politik kamplaşmaların üzerinde bir konum biçti. Meselâ daha konsil başlarken bazı piskoposlar birbirlerini imparatora şikâyet ettilerse de (burada muhtemelen en fazla itiraza muhatap olan kişi yine Nicomedia piskoposu Eusebius olmalıydı. Constantinus piskoposların kendisine sundukları şikayet dilekçelerini yaktı.


Suçlamaların doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, burada bir grubun bir başka grubu konsil üyeliğinden düşürerek üstünlük kurma manevrası görülmektedir. Tabii imparatorun bu hareketindeki politik zekâyı görmemek mümkün değil, çünkü Constantinus daha konsilin başında herhangi bir gruba uzak ya da yakın durmayarak gruplara olan eşit uzaklığım muhafaza etmek istiyordu.


 

26 Şubat 2016 Cuma

Kaybolan Koyun ve Oğul Hikayesi

Halk Isa’yı dinlemek için akın akın geliyordu. Vergi görevlileri ve Kutsal Yasayı yerine getirmeyen bazı kişiler de kaya gelmişlerdi. Onlar halk arasında ‘günahkar* adıyla bilinirdi. Ferisiler Isa’yı onlarla birlikte görünce eleştirmeye başladılar


“O neden günahkarlarla bir arada bulunuyor? Eğer Tann’dan gelmiş biriyse böyle davranmamalı” diye söylendiler. Konuşulanların farkında olan Isa onlara dönerek bir benzetme anlatmaya başladı.


“Bir adamın yüz koyunu vardı. Onları çok seviyordu. Koyunlannı en güzel otlaklara götürürdü. Onlarla tek tek ilgilenirdi. Hepsini çok iyi tanırdı. Çoban kaldığı yere dönünce koyunlannı bir bir sayardı. Onlarm tamam olduğunu görmeden rahat edemezdi Eğer hepsi oradaysa güven içinde uyurdu.


“Bir gün yine geç saatlerde evine döndü. Koyunlan saymaya başladı. Bitirince belki yanlış saydım diye yeniden denedi. Kaç kez saydıysa hep doksan dokuz çıkıyordu. Evet koyunlardan biri eksikti. Acaba neredeydi? şimdi ne yapacaktı?* ka burada durup Ferisilere döndü ve onlara bir soru yöneltti.


“Sîzlerden birinin yüz koyunu olsa ve bunlardan birini kaybetse, doksan dokuzu bırakıp kaybolanı bulana dek onun ardına düşmez mi?


“Çoban, Bir tane eksik olsa ne olur? diyebilirdi. Ya da Gecenin şu saatinde onu bulmam mümkün değil, yarın ararım’ diyebilirdi. Ama hiç birini demedi.“Onu bulmalıyım! Başına bir şey gelmeden onu kurtarmalıyım’ diyerek yola çıktı. Gecenin koyu karanlığında kaybolan koyununu aramaya başladı.


“Çoban uzaktan koyunun sesini duydu. Sesini izleyerek iyice ona yaklaştı. Zavallı koyun yolunu kaybetmiş ve bir çukura düşmüştü. Çıkamadığı için orada kalmıştı. Çaresizce meleyip duruyordu.


“Çoban hemen çukura indi. Onu omsuzuna alıp evinin yolunu tuttu. Koyununu bulduğu için çok sevinçliydi.”


Bu çoban Tanrımıza benziyor. Göksel babamız en iyi çobandır. O hepimizi tanır. Bütün insanları Baba Tanrıyla barıştırmak ister. Kendinden uzak olan herkes bu kaybolan koyun gibidir. Tanrı herkesi sevdiği için onlan arar. Bulduğunda sevinir.


Ayrıca biz Ondan uzaklaşsak bile O bizi unutmaz Kuşkusuz uzaklaşmamızı istemez. O bizi asla terk etmez, bırakmaz Çünkü biz Onun için değerliyiz O iman eden herkes için sevinir. Bu durumda gökte coşkulu bir şölen olur.


Kaybolan Oğul


Isa, halka Tanrının sevgisinin ne kadar derin olduğunu anlatmak istiyordu. Bir adamın iki oğlu vardı* diye söze başladı. ‘Küçüğü mirastan payına düşeni daha babası hayattayken aldı. Bu saygısızca bir davranıştı.


‘Eşyalarını yüklenip çok uzaklara gitti. Her şeyini zevk ve eğlence ıçoıde harcadı. Sonunda harcayacak hiçbir şeyi kalmadı. İş bulamazsa açlıktan ölecekti. Bir domuz çiftliğine gitti. Domuzlara bakacak, onları güdecekti. Kamını tam olarak doyurduğu bir günü yoktu. Domuzların yediği keçiboynuzlarını bile yiyemiyordu.


“İş iğrençti, pis kokudan durulmuyordu. Burada dinsel olarak kirli sayılan hayvanlara bakması da yanlıştı. Ama yapacak başka bir şeyi kalmamıştı.


“Yine bir gün domuzları otlatırken kendi kendine şöyle düşündü: Tanrıya ve babama karşı suç işledim. Oğul olarak kabul edilmem. Ama babamın bir işçisi gibi kabul edilmeye razıyım. Evime gidip babama yalvarabilirim. Onun beni bağışlamasını isteyebilirim. Benî bir işçi olarak kabul etsin. Hiç olmazsa rahatça kamımı doyurabilirim’


“O ana kadar gururu eve dönmesine engel olmuştu. Artık kaçamazdı.


“İşi bırakıp evin yolunu tuttu. Eve yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Aslında neyle karşılaşacağını da bilmiyordu. Savurgan davrandığı, babasına saygısızlık ettiği ve günahlı bir yaşam sürdüğü için Kutsal Yasaya göre taşlanarak öldürülebilirdi.


“Babası onu uzaktayken gördü. Sevinçle oğluna doğru koştu. Sarılıp onu kucakladı, özlemle öptü. Oğlu özür dilemeye çalışıyordu, beni bir işçin gibi kabul et diyordu, ama dinleyen kim. Babası onu dinlemek yeme hizmetkarlarına buyruklar yağdırıyordu. Besili danayı kesin. Oğluma en iyi giysimi getirin, parmağına yüzük takıp ayağına bir çarık giydirin. Hemen bir sofra kurun, eğlenelim’


“Küçük oğul şaşkındı. Babasının kendisini sanki hiç suç işlememiş gibi kabul etmişti. Bağrına basıp oğlu olarak kucaklamıştı. Sevinçli baba onu nasıl bağışlamazdı? Nasıl sevmezdi? O oğluydu, canıydı.


“Büyük oğul yorgun argın tarladan geldi. Onların neden eğlendiklerini öğrenince çılgına döndü. Babasına kızdı. Bir gün olsun arkadaşlarımla eğlenmek için bana bir küçük oğlak bile vermedin. Oysa sana saygısızlık eden, her şeyini ahlaksızca harcayan oğluna besili danayı kestin. Onu nasıl böyle kabul edersin?


Hiçbir şey babanın mutluluğunu azaltmıyordu. Büyük oğlunun söylediklerine karşılık, * Oğlum neyim varsa şenindir. Ama kardeşin kaybolmuştu, bulundu. Bunun için kutlamak gerekiyordu’ dedi.


Beni dinleyenler dertli babanın sevgiyle davranışı karşenda sasıdılar. Tanrımız Isanın anlattığı öyküdeki şefkatli ve bağışlayan babadan katlarca feda derin bir sevgiye sahiptir.


 

25 Şubat 2016 Perşembe

Ebionltes’ten Samsatlı Paulus’a, II. ve III. Yüzyıllar Hıristiyanlığında İsa Sorunu

M.S. 318-323 yılları arasında İskenderiye’de çıkan ve kısa süre içerisinde bütün Akdeniz kentlerinin Hıristiyan cemaatleri arasında büyük kamplaşmalara neden olan Ariıısçıı teoloji tartışmasının ilk evresinde, Arius’un Hıristiyan teolojisi konusundaki düşüncelerine karşı çıkan İskenderiye piskoposu Alexander, bütün kiliselere yazdığı bir sirkülerde, Ariusçu teolojinin kökenini, Samsatlı Paulus (III. yüzyıl), Artemas (III. yüzyıl) ve Eblonites’e (II. yüzyıl) bağlamaktadır. Ariusçuluk ilk Hıristiyan İmparator Constantinus’un döneminde (306-337) Mısır’da, İsa’nın tabiatı (tanrısallığı ve beşeriliği) üzerine yapılan tartışmalar neticesinde ortaya çıkmış olup etkileri sadece dördüncü yüzyılda değil, daha sonraki yüzyıllarda da görülebilen, Geç Antikçağ Hıristiyanlığımın tecrübe ettiği en ciddi kırılmadır. Bu kırılmanın baş müsebbibi olarak gösterilen Arius, Antiochea (Antakya) Kilisesi’nde eğitim almış bir Libyalıdır. Tek Tanrı’nın mutlaklığına vurgu yapan Arius, İsa’nın tanrısallığının ezeli-ebedi olmadığını, bilhassa bunun kendisine Baba Tanrı tarafından bahşedildiğini savunmaktadır.


Bu noktadan hareketle, bu bölümün amacı, İskenderiye piskoposu Alexander’in işaret ettiği, Ariusçu teoloji geleneğinin erken devirlerdeki kökenlerini araştırmaktır. Erken kilise yazarlarının verdiği bilgilere ve günümüz tarihçilerinin birinci ve ikinci yüzyıl Hıristiyanlığına ilişkin yazılarından anlaşıldığı kadarıyla, İsa’nın tabiatı üzerine yapılan tartışmalar, üçüncü veya dördüncü yüzyılda birden ortaya çıkmış değildi. Eskiçağ ve modern literatürden, II. yüzyılda ve hatta öncesinde İsa’nın tabiatının dönemin Hıristiyanlar arasında ciddi bir tartışma konusu olduğu bilinmektedir. İsa’nın tabiatının ilk defa ne zaman tanrısallaştığını tam olarak tespit etmek çok zor görünse de, izleyicilerinin ona ‘öğretmen’ diye hitap etmelerinden anlıyoruz ki, yaşadığı dönemde İsa tanrılaştırılmamıştı. Sonraki kuşaklarda ortaya çıkan, İsa’nın tabiatına farklı yaklaşımlar, bir yandan teoloji tartışmalarını alevlendirirken, bir yandan da Antikçağ Hıristiyanlarını belli bir İsa anlayışı benimseme hususunda kristalizasyona zorlamaktaydı. Kilise için çok ciddi problem olan, İsa’nın beşer yönüne vurgu yapan bir teolojik geleneğin veya İsa teolojisinin (christologia), ilk dört yüzyıldaki temsilcileri arasında nasıl bir gelenek zinciri vardı (ya da var mıydı)? Zira, İsa’nın tanrısallığının reddi Reformasyon Çağı’nda bile taraftar bulan bir görüştü.


Gelenek sorununu bu grupların doğrudan kendilerini anlatan dokümanlarını analiz ederek çözümlemek daha tatmin edici olabilirdi. Ne var ki, Katolik-Ortodoksluk tarafından sapkın olarak ilan edilerek ‘ötekileştirilen’, farklı İsa anlayışına sahip grupların kendi perspektiflerinden hikâyelerine sahip değiliz.3 Hıristiyan sapkınların yazılarının çok azının mevcut olması bu noktada işimizi daha çok zorlaştırmaktadır. Bu kaynak sıkıntısının en önemli sebebi, sapkın olarak kategorileştirilen yazıların kasten imha edilmiş olmasıdır. Mesela, Arius’un yazılan İmparator Constantinus’un entellektüel faşizminin gazabından kurtulamamış ve imha edilmiştir. Buna ilaveten, özellikle Diocletianus döneminde devlet Hıristiyanları kovuşturmaya başladığında, kilise otoriteleri kendilerinden dini metinler istendiği zaman yetkililere kutsal metinler yerine sapkın olduğunu düşündükleri Hıristiyanların metinlerini vermişlerdir.


 

20 Şubat 2016 Cumartesi

Peygamberlerin Hayatlarına Kısa Bir Bakış

 


Hazreti Muhammed Mustafa


İslâm peygamberi, 570’te Mekke’de doğdu, 632rde Medine’de öldü.


Müslüman dininin ve medeniyetinin kurucusu, İlkel Arap kabilelerini biraraya toplayarak ilk Arap Birliğini kuran de det adamıdır. Hz. Muhammed, küçük yaşında öksüz kaldı Ailesi Kureyş kabilesinden olmakla beraber fakir düşmüştü. Akıllı ve zeki idi. Kervancılıkta başarılı işler yaptı. Fakir ve çalışkan gençlik devresinde, çevresindeki töreleri inceledi. Bütün insanlar için tek bir Allah’ın varlığını kabul ediyor ve sık sık Mekke yakınlarındaki Hira dağında dinî düşüncelere dalıyordu. Böyle bir günde, Cebrail ona gözüktü ve İslâm peygamberi olduğunu, müslümanlığı halka yaymasını bildirdi. Müslümanlığı ilk olarak karısı Hatice Ebu Bekir, Ali kabul ettiler. Hz. Ömer’in de İslâmlığı kabulü ile müslümanlar kuvvetlendi. Fakat Kureyşliler onlara eziyete başladı. Hz. Muhammed, 622’de Medine’ye hicret etti. Bu, İslâmlığın yayılmasında dönüm noktası oldu. Hz. Muhammed 630’da Mekke’yi aldı ve ilk İslâm devletini kurdu.


Hz. Ali


Hazret-i Ali, Ali bin Ebu Talib (Ebu Talib’in oğlu Ali), Hz. Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve dördüncü Halife, 598’de Mekke’de doğdu, 661’de şehit oldu. Ali’nin İslâm tarihinde, tasavvuf ve edebiyatta, ayrıca İran halkının siyasî mezhep ve inanışlarında önemli bir yeri vardır.


Hz. Ali. müslümanlığı kabul eden ilk dört kişiden biridir. Bedir, Uhud, Hendek gibi Peygamberin hemen bütün savaşlarına katıldı ve kahramanlığıyla kendini gösterdi. Halife Osman’ın şehit edilmesi üzerina 656’da halife oldu. Bunun üzerine İslâm dünyasında iç mücadeleler başladı. Başta Peygamberin hanımı Ayşe olmak üzere birçok müslüman, Hz. Ali’nin halifeliğini kabul etmedi. Onu, Osman’ın kaatili diye suçladılar. Aralarında savaş çıktı ve Ali «Cemel Olayı» nda rakiplerini yendi. Daha sonra halifeliğini kabul etmeyen Şam Valisi Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Bu savaş sırasında halifelik, hileli bir seçim sonunda Muaviye’ye geçince Hz. Ali’nin taraftarlarından bazıları Haricîler adıyla birleşerek baş’kaldırdılar. Hz. Ali, Haricîlerin düzenlediği bir suikastte şehit edildi.


Hz. Ömer


Ömer Bin Hattap, ikinci Halife, 582’de Mekke’de doğdu, 644’te hançerlenerek öldürüldü.


Hz. Peygamber, ölünceye kadar yapacağı işleri Ömer’e danışmıştır. Hz. Ömer, dürüstlüğü ve adâletiyle ün yapmıştır. Hz. Ömer, İslâmiyetin doğduğu sırada diğer Kureyş kabilesi ileri gelenleri gibi Mûs-lümanlara kızıyordu. Fakat Müslümanlığı kabul ettikten sonra onun sâyesinde Mekke Müslümanları kuvvet kazanmıştır. Hz. Ömer, Hz. Peygamberin ölümünden sonra Medine’de çıkan karışıklıkların yatıştırılmasında Ebu Bekir’le beraber büyük rol oynadı. Ebu Bekir’in halife seçilmesinde yardımcı oldu. Onun ölümü üzerine 634 yılında halife seçildi. On yıl süren hilâfeti sırasında Arap-İslâm imparatorluğunun sınırlarını Cezayir’den Horasan’a, Toroslar’dan Habeşistan’a kadar genişletti. Ömer, Hıristiyan-lara ve Musevilere iyi davranışıyla da ün kazandı. Orduları, sınırlarda çarpışır ve zaferden zafere koşarken Hz. Ömer de, yeni kurulan imparatorluğun teşkilâtını ve kanunlarını yapmakla uğraşıyordu. Hz. Ömer iyiliği ve adâletiyle kendini sevdirmişti.


 


 

24 Ocak 2016 Pazar

Birbirine Uymayan Topluluklar

Hıristiyanlığın yayılması iki odak etrafında gerçekleşti: gezici vaizler ve bunların arkalarında bıraktıkları yerleşik sempatizan grupları. Yavaş yavaş Kilise (ecelesia; toplantıya çağrılan meclis) adı verilen ve Yunan sitesine özgü bir kurum olan mahalli topluluklar oluştu.


Bu terim zamanla iki anlama gelmeye geldi. Birincisi, belirli bir yerde bir araya gelen müminler grubu; ikincisi, bir bütün olarak İsa’nın Kilisesini oluşturan Hıristiyanların toplamıydı. Kendi binaları olmadığından, bu dini cemaatler, toplumsal durumları çok farklı olan insanların evinde toplanmaya başladı. Bunlar tıpkı vaktiyle Filistin’de İsa’nın etrafında toplanmış olan gruplara benziyordu. Bu cemaatler genellikle pagan (putperest) kökenli Hıristiyanlarla Musevi kökenli Hıristiyanlardan veya yakın çevrelerden gelen insanlardan oluşuyordu.


Bir süre sonra aralarındaki ayrılıklar, sorun yarattı: Tanrı’nın seçilmiş kavminden olduklarına inanan Musevi kökenli Hıristiyanlar yemekleri ile özellikle müminlerin iman birliğini ve Tanrı’yla ilişkilerini temsil eden ekmek ve şarabı, bu konudaki ilkeleri bilmeyen pagan kökenli Hıristiyanlarla paylaşmak istemedi.


Hıristiyanlığın bu ilk döneminde ortaya çıkan sorun şuydu: İsa’nın İncil’inden (müjdesinden) faydalanmak için, Musevilikten geçmek şart mıydı? İnayetten (Tanrı’nın karşılıksız affından) yararlanmak için, önce Tanrı’nın seçilmiş kavmine katılmak ve onun işareti olan sünnet görevini yerine getirmek ve bu görev konusunda diğer Musevi yasalarına uymak gerekli miydi? İncil’in kayıtsız ve şartsız paganlara da açık olmasını savunanların başında gelen havari Paulus’un görüşü ve inancı bu konuda galip geldiyse de, sorun tartışma ve anlaşmazlıklara yol açmaktan geri kalmadı.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Tarihin Sahnesinde Altınlık Makamında Mütevazi Bir Zat

Bu yazımda sizlere büyük üstad Necip Fazıl’ın kısaca hayatını anlatacağım. Çeşitli kaynaklardan derlediğim bu yazımı umarım beğenirsiniz. Sadece bir edebiyatçı olarak kalmayan ünlü sanatçı, dini bilgilerle günümüzde özlü sözleri gerek sosyal medyada gerekse çeşitli eğitim kurumlarında kendisine atıfta bulunulmaktadır.

İstanbul,Sultanahmet’te doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüştür. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek, Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris’te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders vermiştir (1939-1942).


Daha gençlik yıllarında basınla ilgilenen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır. Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçe’nin Yaşayan En Büyük Şairi” unvanını vermiştir.


Necip Fazıl’ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. “benim de yerim bu el oldu yâhu,Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır  anılarında. Kısakürek, bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua,  Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.


Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.


Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit’i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Ağaç’ta olduğu gibi Büyük Doğu’nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi’nin Sait Faik’e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.


Ancak, Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.


 

14 Eylül 2015 Pazartesi

Hakkında

Merhabalar benim adım Ceyda sizlere bu blogumda Osmanlı sanatıyla büyüyen İslam sanatlarına ilişkin yapılar, eserler, çeşitli dini bilgileri paylaşacağımı belirtmek isterim. Bunun için sadece salt olarak islamı değil İstanbul'da hüküm süren ve halen daha yaşanılan dinler hakkında da bilgi vereceğim.