18 Mart 2016 Cuma

Çocuklara, Daha Küçük Yaşta Anne Ve Baba'ya Akraba Ve Komşulara, Büyüklere, Küçüklere Nasıl Davranacaklarını Öğretmek

Toplumun yanlış ve yıkıcı tesirlerinden yavruları kurtarmanın çarelerinden birisi de yavrulara henüz küçük yaşta, ana ve babaya, akraba ve komşulara, küçük ve ve büyüklere nasıl davranacaklarını öğretmektir.  İlk iş, ana ve babaya saygıdan başlar. Şurası muhakkaktır ki, anne ve babaya sayıgılı olan bir çocuk mutlaka akraba ve komşulara da saygılı olur. Akraba ve komşulara saygılı olan çocuk, yabancılara da saygılı olur.


Böyle bir terbiye ile büyüyen yavru, behemehâl büyüklere saygılı olur, küçüklere karşı da merhametli olur. Yani büyükleri sayar, küçükleri de sever. Saygılı plan çocuklardan tabi ki toplum hiç bir zarar görmez. Topluma zarar vermeyen çocuklara toplumdan da zarar gelmez. Daha doğrusu toplum öyle-sağlam yapılı çocuklara katiyen bir zarar veremez. Çünkü o yavrular gerekli aşılan zamanında ana ve babalarından, hocalarından almışlardır. Toplum hayatındaki yerlerinin ite olduğunu daha evvel hocalarından öğrenmişlerdir..


Bu sebeple toplum kötü olsa da o sağlam karaktere sahip olan çocukları yerlerinden kımıldatamaz.  Bulundukları mevkiden de sarsamaz. Zira toplumun buna kesinlikle gücü yetmez.


İçtimai kanundur: Sayanlar sayılırlar, sevenler sevilirler.. Büyüklerini sayanlar, küçükleri tarafından elbette sayılırlar. Küçükleri sevenlerse, küçükleri tarafından hem saygı hem de sevgi görürler. Zaten İslam’da, büyükleri saymak, küçükleri sevmek vaz geçilmez bir prensiptir. Allah’ın Rasülü sallellahu aleyhi ve sellem bu babta da bizleri uyarmıştır…


Tirmizi’ftin Amr b. Şu’ayb, Babası ve dedesi nakil ettiği hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


“Küçüklerimizi acımayan, büyüklerimizin kadr-ü kıymetini bilmeyen bizden değildir.” Büyükleri saymayan, küçükleri sevmiyenler hakkındaki hadis bizlere, büyüklere ve küçüklere karşı nasıl davranacağımızı öğretmektedir.  ”


Bu hadislerin ışığı altında bir anne ve baba evlatlarına hem saygıyı hem de sevgiyi öğretmelidirler. Kimleri sayacaklarını, kimleri seveceklerini, kimleri acıyacaklarını harfiyen talim etmelidirler. Bunları evlatlarına öğretirlerken, kendileri onlara örnek olmalıdırlar. Böylece kendilerine itimad telkin


etmelidirler.  Gerek konuşmalarında ve göbekse beşer’ münasebetlerinde, çocuklarına güzel birer örnek olmalıdırlar.


Güzel örnek olabilirlerse, az evvel söylediğimiz gibi, çocuklarına güven telkin etmiş  olurlar. Bunun müsbet bir sonucu olarak ta ister istemez çocukları kendilerini hem severler, hem de sayarlar. Onun için bir anne ve babanın bunu mutlaka başarması gerekmektedir.


Bunu bir başardılar mı, gerisi kolay. Bir de bunun aksini düşünelim: Evde namaz kılmayan, oruç tutmayan^bir anne ve baba bu görevleri evlatlarından nasıl bekleyebilirler. Evde kendi anne ve babalarına, akraba ve komşu büyüklerine itaat etmeyen ve onları sevip saymayan bir anne ve baba, bunu evlatlarından nasıl isteyebilir?


Konuşmalarına dikkat etmeyen, evde argo ve biçimsiz, anlamsız hatta bazen terbiyesiz konuşta anne ve baba evlatlarından,nazik ve düzgün konuşmayı, kibar davranmayı nasıl bekleyebilirler?…


Ciğer-parelerine: ”Yavrum… Çocuğum.”  demesini beceremeyen bir anne ve baba onlardan: «Anneciğim.. Babacığım..» demelerini nasıl isteyebilir?. Caminin yolunu bilmeyen bir anne ve baba evlatlarına:


—Haydi evladım camiye! diyebilir mi? Böyle bir teklifte bulunduğu zaman oğlundan şu cevabı almaz mi: “Sen niye gitmiyorsun?”


Oruç tutmayan bir baba evladına :


—Haydi yavrum oruç tut! diyebilir mi? Derse ondan şu cevabı almaz mı.“Sen niye tutmuyorsun” Büyüklere, komşulara, akraba ve diğer insanlara saygısı, sevgisi olmayan bir anne ve baba bunu evlatlarına öğretebilir mi? Onlara bu hususta gerekli itimat ve bilgi telkin edebilirler mi? Bu bir sorudur, cevabı ise: Hayır! dır. O halde anne ve babanın önce kendilerini kontrol edip disipline etmeleri gerekmektedir. Kendilerini kontrol edip hakkiyle disipline edebilirlerse, bunları evlatlarına öğretmekte en ufak bir güçlük bile çekmezler. Çünkü onların bu olumlu tutumlarını gören, yıllarca buna alışan evlatlar, ister istemez


Annelerin den gördüklerini, babalarından duyduklarını ve öğrendiklerini tatbik edeceklerdir. Hulâsa kendileri büyüklere saygılı, küçüklere merhametli iseler, emin olsunlar ki evladları da öyle olacaktır.


Kendileri imanlı, iz’anlı ve ahlaklı olurlarsa, dinin icabları nı yerine getirirlerse, merak etmeğe gerek yok: yavrulan da öyle olacaktır. Çocuklan da kendileri gibi imanlı, ahlaklı yetişirse, toplum onlara hiç bir şey yapamıyacaktır.


Buna bir örnek verebiliriz: İşte Batı’da çalışan işçilerimiz…


Ülkelerinde iyi yetişen; imanlı ve ahlaklı olarak Batı’ya çalışmaya giden işçilerimize, Batı’nın materyalist felsefesi bir şey yapabiliyor mu? Batı’nın o kokuşmuş toplumu onları etkiliyebiliyor mu, yoldan çıkarıp birer serkeş ve isyankâr yapabiliyor mu?


İşte Almanya ve Orada çalışan imanlı işçileriniz! Neden Almanya’nın O meşhur Faşingleri ve türlü rezaletleri, inanmış olan işçilerimizi yerlerinden bir santim bile kımıldatamıyor? Neden kendi ahlak dışı havasına sokamıyor?


Çünkü Müslüman işçiler, daha oraya gitmeden küçük yaşta anne ve babasından alacakları aşıyı almışlar.. Dinlerini öğrenmişler. İslâmî ahlâk prensipleri altında yetişmişler. Namazı, orucu, Haccı, Zekâtı, Kelime-i şehadeti hülâsa îslâmın diğer bütün esaslarını tam  manasiyle öğrenip de öyle gitmişler…


Bu ruh ve inanç içinde oralara giden bir işçiye, Batının tefesüh etmiş toplumu bir şey yapabilir mi? Daha doğrusu yapabiliyor mu? Onu bozabilir mi?


Katiyen: Demek ki imanlı, ana ve baba,ya, komşu ve akrabalara saygılı yetişen kişi nereye giderse gitsin, hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın, hangi topluma karışırsa karışsın, ona hiç bir şey olmaz, işte örnekleri meydanda..


Almanya, İsveç, Hollanda, Fransa’da hatta Amerika’da çalışan işçilerimiz. Kendileri bozulmadıkları gibi, çocuklarının da bozulmaması için kah özel hoca tutarak, kah başka çarelere baş vurarak yavrularına gerekli telkinatı yapıyorlar.


Bunlar bizim için elle tutulur deliller ve örneklerdir. Bu örnekler, iddiamızda ne kadar haklı olduğumuzu isbat etmeye kafi gelmektedir.


Bir daha tekrarlayalım :


Anne ve babaya, komşu ve akrabalara, büyüklere ve küçüklere saygılı olarak yetişen çocuklara toplum  ne kadar bozuk olursa olsun- bir şey yapamaz? Onları dejenere edemez, bozup dini ve milli inançlarından edemez.  Mazisinden tarihinden, milli örf ye törelerinden katiyen koparıp atamaz!


Bu da böyle bilinsin ve ona göre hareket edilsin.. Yukarıda bir hadis serdetmiştik, O hadiste efendimizin büyük Bir ‘tehdidi vardı.. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermiyen bizden değildir, buyurmuştu. “Bizden değildir!” sözü ne kadar ağırdır!.. Bu söze dağlar ve taşlar bile tahammül edemez..


Demek istiyorlar ki, müslümanların şian : Büyükleri saymak, küçükleri sevmek ve acımaktır.. Büyüklerin kadr-ü kıymetini bilmek, küçükleri de korumaktır.


Büyüklerin sözünü dinlemek, küçüklere de bol bol münasip bir dille nasihat vermektir. Büyüklerin yanında saygılı bir halde oturup, küçüklere de mecliste oturmaları için münasip bir yer göstermektir. Saygı ile büyüklerin kalbini »kazanırken küçükleri de acıyarak onların saygısını kazanmaktır.


Bu duygu ve anane içinde yetişen insanlar gerçekten mutlu olurlar. Her4 zaman sevilirler, her yerde sayılırlar. Ama bu duygudan mahrum yetişen insanlar bu saadeti yitirmiş olurlar. Ve Allah Rasülü’nün: «Biz den değildir!» sözüne muhatap olurlar ki bundan büyük felaket tasavvur edilemez.


Bunun içindir ki, Rasûlüllah efendimizin bu mübarek sözüne dikkat edelim ve onu duştur edinelim. Bu dustur’un ışığı altında, büyüklerimizi sayalım, küçüklerimizi sevelim. Böylece bir ahtapot gibi üzerimize çullanan toplumun o yıkıcı tesirinden kurtulalım. Sağlam karakterli, sağlam seciyeli ve şahsiyetli olarak yaşayalım. Böyle yaşarsak mutlaka imanlı gideriz. İyi bir sonuçla Rabbimize kavuşmuş oluruz. Allah iman’dan ayırmasın. Amin.