24 Mart 2016 Perşembe

Ana Baba’ya İkram Etmek, Onlara Yedirip İçirmek Ve Hizmetlerinde Bulunmak

Onlara ikram edip yedirmek, içirmek, maddi ve manevi hizmetlerinde bulunmak hususunda bu iki varlık, herkesten ileri gelir. Nitekim Bakara süresinin bir ayetinde şöyle buyurulmuştur:


Onlar, herhangi şeyi nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar, deki Mal’dan vereceğiniz şeyi (evveliyetle) ana’nın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yol oğlunun (misafirin Hakkı)dır.


Her ne hayr işlerseniz, şübhesiz Allah onu çok iyi bilen (mükâfatını veren) dir. Bu ayeti kerime önce kime iyilik yapacağımızı bize ne,güzel izâh etmiştir! Yetimlerden yoksullardan ve diğer akrabaların hepsinden önce anne-babamızı düşünmemizi, yapılacak iyiliği önce o yapmamızı, diğerlerini ancak onlardan sonra düşünmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Saygı, sevgi hususunda da durum aynıdır. Saygıya, sevgiye herkesten önce layık olan onlardır. Bu hususu aydınlatan diğer bir ayet : “Allah’a ibadet edin. Ona hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin malik olduğu kimselere, (memluklerinize) iyilik edin.


Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez.Bu ayeti kerimede Allah, önce kendisine hakkıyla kulluk ettikten, kendisine hiçbir şeyi hiç bir surette ortak koşmadıktan sonra, ilk görevlerimizin anne ve babaya itaat etmemiz olduğunu bildirmiştir. Hatta bunu emretmiştir. Demek oluyor ki iyilik ve ikram, itaat ve hürmet babında, herkesten önce onlar gelmektedir. Şu halde herşeyden önce, herkesten önce onları düşünmemiz gerekmektedir. Zira maddî ve manevi iyiliklerimize en layık olan onlardır.


Akraba, yetimler, yoksullar, yakın ve uzak komşular, yakın ve uzak dost ve arkadaşlar ancak onlardan sonra gelir. Evde çoluk çocuk, anne ve baba fakr-ü zaruret içinde kıvranırken dışarıya sadaka vermek, bağışta bulunmak caiz değildir. Yapılan bağışlar kabul de edilmez. Birçok mû’minler ne yazık ki bundan gafildirler. Şuursuzca hareket etmektedirler.


Allah Akıl, fikir versin, ne diyelim. Kimi insanlar vardır ki, barlarda, pavyonlarda, düğün salonlarında meyhanelerde, sinema ve tiyatrolarda arkadaşlarına, binlerce lira harcayarak onlara yemek yedirirler, içki ısmarlarlar da evlerindeki yaşlı ana-babaları nı çoluk çocuklarını, komşu ve akrabalarını katiyen düşünmezler. Bu, çok yürekler acısı bir manzaradır. Bu tür davranışlar önce aile yuvasını mahveder, sonra ana ile babayı da üzüntü ve kederden çökertir. Hatta sekte-i kalpten öldürür.


Böyle nahoş durumlara dayanamayıp ölen nice insanları biliriz biz. Hain ve serkeş evlatlar nice ana-babayı mahvetmiştir! Nice masum ve masun aile yuvalarının yıkmasına sebep olmuşlardır. Nice çocukların anasız ve babasız kalmasına yol açmışlardır. Nice serveti bir çırpıda eritmişlerdir!.. Evet, evde çoluk çocuk dururken, ana-baba varken, hiç şahsiyetleri ne olursa olsun içki masalarında güzelim bir ömür heder edilir mi? Çoluk çocuğun rızkını heba etmek akıl kârı mıdır? Bu, her şeyden önce Allah’a karşı gelmektir, emirlerini hiçe saymaktır.


Allah’ın emirlerini hiçe saymak çok büyük bir suçtur. Büyük suçun cezası da büyük ve ağır olur. İşte böyle yapanları ahirette elim bir azab beklemektedir. Belki cezaları ahirete de kalmiyacak, dünyada yaşlandıkları zaman ettiklerini bulacaklar, sürüm sürüm sürüneceklerdir. Nefislerine mahkum olan şeytana kendini kaptıran bedbahtlar şunu iyi bilsinler ki, bu hayat böyle sürmez. Bir gün kendileri de elden ayaktan kesilirler. Elleri ayaklan tutmaz, çalışamaz hale gelirler, fakr-ü zarurete düşerler, bir kuruş paraya muhtaç olurlar, başkalarına el açacak duruma düşerler. Zamanında düşünmediklerinin ellerine kalırlar, merhametlerine düşerler. Bir lokma verecekler mi acaba diye durmadan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.


Evlad lan yüzüne karşı: «haydi ulan moruk!» diye bağırır.


Gelin ise : Şu annen ile babandan bıktım, usandım, gebermeleri de olmadı? diye bağırır.. Adeta çığlık atar. Neden mi?


İzah edelim . Çünkü vaktiyle kendisi de annesine ve babasına öyle davranmıştı.. Hanımı, çocukları ve yabancı arkadaşları annesini ve babasını kızdırmıştı. Emirlerini, nasihat ve öğütlerini dinlememişti. Oğlum, yavrum paralan dışarılar da  harcama, biraz iktisat et, derlerken o hiç tınmamıştı. Verilen öğütleri kulak dışı etmişti.. Evinde anası-babası, eşi ve çocukları dururken, dışarıda ne idüğü belli olmayan bir sürü serseri arkadaşlarına kesenin ağzını açmış, bol bol paralar harcamıştı.


Zamanında kendisi babasına : Moruk!  diye hakaret ederken, hanımı da annesine : «haydi oradan pasaklı kadın!» diye bağırmıştı. Annesi ve babasına devamlı hakaretler yağdırıp onlara adeta kötü günler yaşatmış, dünyalarını, hayatlarını zehr etmişti. Onlara saygı, sevgi, ikram ve iltifat şöyle dursun, devamlı olarak sataşmış dil ile hakaret etmiş ve ellerinin tersi ile zavallıları itmişti. Böylece onların dualarını değil, beddualarını, Onların kalblerini değil, kin ve öfkelerini kazanmıştı.


Azmıştı.  Azıtmıştı.  Sapmıştı. Saptırmıştı. İşte  şimdi de ektiklerini biçiyor, yaptıklarını görüyor.. Çünkü bu dünya, etme, bulma! dünyasıdır. “Döversen, döverler, söversen söverler”  dünyasıdır. dan onların ellerine ve avuçlarına bakarlar. Bakarlar amma hiç te iç açıcı, gönül ferahlatıcı bir davranışla karşılaşmazlar. Yaptıklarını bulurlar.