18 Mart 2016 Cuma

Çocuklara, Daha Küçük Yaşta Anne Ve Baba'ya Akraba Ve Komşulara, Büyüklere, Küçüklere Nasıl Davranacaklarını Öğretmek

Toplumun yanlış ve yıkıcı tesirlerinden yavruları kurtarmanın çarelerinden birisi de yavrulara henüz küçük yaşta, ana ve babaya, akraba ve komşulara, küçük ve ve büyüklere nasıl davranacaklarını öğretmektir.  İlk iş, ana ve babaya saygıdan başlar. Şurası muhakkaktır ki, anne ve babaya sayıgılı olan bir çocuk mutlaka akraba ve komşulara da saygılı olur. Akraba ve komşulara saygılı olan çocuk, yabancılara da saygılı olur.


Böyle bir terbiye ile büyüyen yavru, behemehâl büyüklere saygılı olur, küçüklere karşı da merhametli olur. Yani büyükleri sayar, küçükleri de sever. Saygılı plan çocuklardan tabi ki toplum hiç bir zarar görmez. Topluma zarar vermeyen çocuklara toplumdan da zarar gelmez. Daha doğrusu toplum öyle-sağlam yapılı çocuklara katiyen bir zarar veremez. Çünkü o yavrular gerekli aşılan zamanında ana ve babalarından, hocalarından almışlardır. Toplum hayatındaki yerlerinin ite olduğunu daha evvel hocalarından öğrenmişlerdir..


Bu sebeple toplum kötü olsa da o sağlam karaktere sahip olan çocukları yerlerinden kımıldatamaz.  Bulundukları mevkiden de sarsamaz. Zira toplumun buna kesinlikle gücü yetmez.


İçtimai kanundur: Sayanlar sayılırlar, sevenler sevilirler.. Büyüklerini sayanlar, küçükleri tarafından elbette sayılırlar. Küçükleri sevenlerse, küçükleri tarafından hem saygı hem de sevgi görürler. Zaten İslam’da, büyükleri saymak, küçükleri sevmek vaz geçilmez bir prensiptir. Allah’ın Rasülü sallellahu aleyhi ve sellem bu babta da bizleri uyarmıştır…


Tirmizi’ftin Amr b. Şu’ayb, Babası ve dedesi nakil ettiği hadiste Allah’ın Rasûlü sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


“Küçüklerimizi acımayan, büyüklerimizin kadr-ü kıymetini bilmeyen bizden değildir.” Büyükleri saymayan, küçükleri sevmiyenler hakkındaki hadis bizlere, büyüklere ve küçüklere karşı nasıl davranacağımızı öğretmektedir.  ”


Bu hadislerin ışığı altında bir anne ve baba evlatlarına hem saygıyı hem de sevgiyi öğretmelidirler. Kimleri sayacaklarını, kimleri seveceklerini, kimleri acıyacaklarını harfiyen talim etmelidirler. Bunları evlatlarına öğretirlerken, kendileri onlara örnek olmalıdırlar. Böylece kendilerine itimad telkin


etmelidirler.  Gerek konuşmalarında ve göbekse beşer’ münasebetlerinde, çocuklarına güzel birer örnek olmalıdırlar.


Güzel örnek olabilirlerse, az evvel söylediğimiz gibi, çocuklarına güven telkin etmiş  olurlar. Bunun müsbet bir sonucu olarak ta ister istemez çocukları kendilerini hem severler, hem de sayarlar. Onun için bir anne ve babanın bunu mutlaka başarması gerekmektedir.


Bunu bir başardılar mı, gerisi kolay. Bir de bunun aksini düşünelim: Evde namaz kılmayan, oruç tutmayan^bir anne ve baba bu görevleri evlatlarından nasıl bekleyebilirler. Evde kendi anne ve babalarına, akraba ve komşu büyüklerine itaat etmeyen ve onları sevip saymayan bir anne ve baba, bunu evlatlarından nasıl isteyebilir?


Konuşmalarına dikkat etmeyen, evde argo ve biçimsiz, anlamsız hatta bazen terbiyesiz konuşta anne ve baba evlatlarından,nazik ve düzgün konuşmayı, kibar davranmayı nasıl bekleyebilirler?…


Ciğer-parelerine: ”Yavrum… Çocuğum.”  demesini beceremeyen bir anne ve baba onlardan: «Anneciğim.. Babacığım..» demelerini nasıl isteyebilir?. Caminin yolunu bilmeyen bir anne ve baba evlatlarına:


—Haydi evladım camiye! diyebilir mi? Böyle bir teklifte bulunduğu zaman oğlundan şu cevabı almaz mi: “Sen niye gitmiyorsun?”


Oruç tutmayan bir baba evladına :


—Haydi yavrum oruç tut! diyebilir mi? Derse ondan şu cevabı almaz mı.“Sen niye tutmuyorsun” Büyüklere, komşulara, akraba ve diğer insanlara saygısı, sevgisi olmayan bir anne ve baba bunu evlatlarına öğretebilir mi? Onlara bu hususta gerekli itimat ve bilgi telkin edebilirler mi? Bu bir sorudur, cevabı ise: Hayır! dır. O halde anne ve babanın önce kendilerini kontrol edip disipline etmeleri gerekmektedir. Kendilerini kontrol edip hakkiyle disipline edebilirlerse, bunları evlatlarına öğretmekte en ufak bir güçlük bile çekmezler. Çünkü onların bu olumlu tutumlarını gören, yıllarca buna alışan evlatlar, ister istemez


Annelerin den gördüklerini, babalarından duyduklarını ve öğrendiklerini tatbik edeceklerdir. Hulâsa kendileri büyüklere saygılı, küçüklere merhametli iseler, emin olsunlar ki evladları da öyle olacaktır.


Kendileri imanlı, iz’anlı ve ahlaklı olurlarsa, dinin icabları nı yerine getirirlerse, merak etmeğe gerek yok: yavrulan da öyle olacaktır. Çocuklan da kendileri gibi imanlı, ahlaklı yetişirse, toplum onlara hiç bir şey yapamıyacaktır.


Buna bir örnek verebiliriz: İşte Batı’da çalışan işçilerimiz…


Ülkelerinde iyi yetişen; imanlı ve ahlaklı olarak Batı’ya çalışmaya giden işçilerimize, Batı’nın materyalist felsefesi bir şey yapabiliyor mu? Batı’nın o kokuşmuş toplumu onları etkiliyebiliyor mu, yoldan çıkarıp birer serkeş ve isyankâr yapabiliyor mu?


İşte Almanya ve Orada çalışan imanlı işçileriniz! Neden Almanya’nın O meşhur Faşingleri ve türlü rezaletleri, inanmış olan işçilerimizi yerlerinden bir santim bile kımıldatamıyor? Neden kendi ahlak dışı havasına sokamıyor?


Çünkü Müslüman işçiler, daha oraya gitmeden küçük yaşta anne ve babasından alacakları aşıyı almışlar.. Dinlerini öğrenmişler. İslâmî ahlâk prensipleri altında yetişmişler. Namazı, orucu, Haccı, Zekâtı, Kelime-i şehadeti hülâsa îslâmın diğer bütün esaslarını tam  manasiyle öğrenip de öyle gitmişler…


Bu ruh ve inanç içinde oralara giden bir işçiye, Batının tefesüh etmiş toplumu bir şey yapabilir mi? Daha doğrusu yapabiliyor mu? Onu bozabilir mi?


Katiyen: Demek ki imanlı, ana ve baba,ya, komşu ve akrabalara saygılı yetişen kişi nereye giderse gitsin, hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın, hangi topluma karışırsa karışsın, ona hiç bir şey olmaz, işte örnekleri meydanda..


Almanya, İsveç, Hollanda, Fransa’da hatta Amerika’da çalışan işçilerimiz. Kendileri bozulmadıkları gibi, çocuklarının da bozulmaması için kah özel hoca tutarak, kah başka çarelere baş vurarak yavrularına gerekli telkinatı yapıyorlar.


Bunlar bizim için elle tutulur deliller ve örneklerdir. Bu örnekler, iddiamızda ne kadar haklı olduğumuzu isbat etmeye kafi gelmektedir.


Bir daha tekrarlayalım :


Anne ve babaya, komşu ve akrabalara, büyüklere ve küçüklere saygılı olarak yetişen çocuklara toplum  ne kadar bozuk olursa olsun- bir şey yapamaz? Onları dejenere edemez, bozup dini ve milli inançlarından edemez.  Mazisinden tarihinden, milli örf ye törelerinden katiyen koparıp atamaz!


Bu da böyle bilinsin ve ona göre hareket edilsin.. Yukarıda bir hadis serdetmiştik, O hadiste efendimizin büyük Bir ‘tehdidi vardı.. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermiyen bizden değildir, buyurmuştu. “Bizden değildir!” sözü ne kadar ağırdır!.. Bu söze dağlar ve taşlar bile tahammül edemez..


Demek istiyorlar ki, müslümanların şian : Büyükleri saymak, küçükleri sevmek ve acımaktır.. Büyüklerin kadr-ü kıymetini bilmek, küçükleri de korumaktır.


Büyüklerin sözünü dinlemek, küçüklere de bol bol münasip bir dille nasihat vermektir. Büyüklerin yanında saygılı bir halde oturup, küçüklere de mecliste oturmaları için münasip bir yer göstermektir. Saygı ile büyüklerin kalbini »kazanırken küçükleri de acıyarak onların saygısını kazanmaktır.


Bu duygu ve anane içinde yetişen insanlar gerçekten mutlu olurlar. Her4 zaman sevilirler, her yerde sayılırlar. Ama bu duygudan mahrum yetişen insanlar bu saadeti yitirmiş olurlar. Ve Allah Rasülü’nün: «Biz den değildir!» sözüne muhatap olurlar ki bundan büyük felaket tasavvur edilemez.


Bunun içindir ki, Rasûlüllah efendimizin bu mübarek sözüne dikkat edelim ve onu duştur edinelim. Bu dustur’un ışığı altında, büyüklerimizi sayalım, küçüklerimizi sevelim. Böylece bir ahtapot gibi üzerimize çullanan toplumun o yıkıcı tesirinden kurtulalım. Sağlam karakterli, sağlam seciyeli ve şahsiyetli olarak yaşayalım. Böyle yaşarsak mutlaka imanlı gideriz. İyi bir sonuçla Rabbimize kavuşmuş oluruz. Allah iman’dan ayırmasın. Amin.


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Yıkıcı Neşriyata (Yayınlara) Karşı Çocukları Korumak

Kamu oyunu oluşturan faktörlerden birisi de hiç şüphe yok ki neşriyattır. Neşriyat isterse, kamu oyunu hem müsbet  yönde hem de menfi yönde oluşturabilir. O, muhakkak bu güce sahiptir.


Vatan ve milletin refahı, istikbal ve istiklali için neşriyat olduğu gibi, gençliğin dinî, ahlaki ve manevi inançlarını sarsan, her gün biraz daha gençliği ahlak buhranına sürükleyen yıkıcı, ü mahvedici müstehcen neşriyat ta vardır. işte yavrularını bu müstehcen neşriyattan korumak, bir anne ve babanın başta gelen görevlerindendir.


Toplumumuzun yanıldığı bir nokta vardır: Çocukları, her şeyi okumakta serbest bırakmak. Bu çok yanlış ve son derece tehlikeli, bir düşüncedir, Çünkü çocuklar mümeyyiz bir çağa gelmedikçe, iyiyi kötüden, çirkini güzelden ayırd edemezler. Çoğu zaman iyiyi kötü, kötüyü de iyi zan ederler. Yararlıları zararlılardan ayırt edemezler. Çoğu zaman yararlıyı zararlı, zararlıyı da yararlı sayarlar.


Onun için çocukları mümeyyiz bir çağa gelinceye kadar yani iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir yaşa gelinceye dek, zararlı neşriyata karşı korumak gerekir.


Neden mi? İzah edelim:


Çünkü o zararlı neşriyatı okudukları zaman, iyiyi kötüden ayırt edemedikleri için hemen etkilenirler ve böylece topluma zararlı bir unsur olarak yetişirler, öğrendikleri o zararlı şeyleri bilahare toplumda uygulamaya çalışırlar.


Kimse de bunu kolay kolay önleyemez. Çünkü o şeyler artık onlarda bir inanç haline gelmiştir. Kafalarına yerleştirmiştir, beyinlerinde bir daha silinmemesiyle yer etmiştir. O fikrinden döndürmek, o kötü şeyleri kafasından çıkartmak artık bir mesele haline gelir. Onun için çok dikkat etmek lâzımdır. Amma mümeyyiz hale geldikten, iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaşa ayak bastıktan sonra, her türlü neşriyat okumaların  müsaade etmeli.


Çünkü onlar artık zararlıyı yararlıdan, iyiyi kötü den ayırd edebilirler. Şurası da bir gerçektir ki, bir insan iyiyi de kötüyü de öğrenmelidir. İyiyi tatbik etmek için, kötüden de korunmak için öğrenmelidir.


Hazreti Ömer (r.a)’nin şu sözü ne kadar manidardır.       –


“Kötüyü (başka bir maksadla değil) sadece kötü den korunmak için öğrendim. “önünde çukuru gören, yahut falan yolun kenarında bir çukurun bulunduğunu bilen bir insan kendini o çukura yuvarlanmaktan koruyabilir. Fakat orada o çukurun bulunduğundan habersiz olan insan kendini oraya yuvarlanmaktan koruyabilir mi? İşte zararlı neşriyat da böyledir. Onları da okumalı, öğrenmeli fakat uygulamak için değil de korunmak için.


Bilen kendini korur, bilmeyen koruyamaz! Ölçü daima bu olmalıdır. Görmüyor musunuz Hiristiyanlar çocuklarını nasıl koruyarlar?  Yahudiler de öyle. Belirli bir çağa gelinceye kadar onları İncil ve Tevrat’ın okunduğu okullara yolluyorlar. Onlara kendi dinlerini öğretiyorlar. Kafalarına kendilerince gereken inançları yerleştiriyorlar. Ondan sonra diğer marif  mekteblerine gönderiyorlar.


Yani evvela çocuklara dini aşıyı yapıyorlar, sonra mümeyyiz yaşa geldiklerinde serbest bırakıyorlar. Bize gelince, biz bunun tamamen aksini yapıyoruz: Bırak onu daha çocuktur! Kızdan ne istiyorsun, daha çocuktur, onun namahrem tarafı yoktur. Açık gezse de zarar etmez.


Bırak çocuğu! Okusun.. Her şeyi okusun. Polisiye romanları, foto romanları okusun. Seks kitablarını okuyup seksi de öğrensin.  Gibi sözler hemen her evde sarf edilen sözlerdir. Bu, yanlış-ve son derece tehlikeli bir tutumdur!


Çocuk bunları okusun öğrensin amma o yaşta değil! Mümeyiz hale gelip aklı kemale, fikrı olgunluğa erdiği zaman okusun. Evet bütün bunları iyiyi kötüden ayırd edebilecek bir çağa geldiğindi öğrensin. Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, bunlar yapmak için değil, kendini bunların şerrinden koruması için öğrenmelidir.


Yayın organlarından birisi de Radyo ve Televizyonlardır. Bunlar, yararlı yayınlar yaptıkları gibi, çok kötü ve ahlâk bakımından zararlı yayınlar da yaparlar. Ahlâk bakımından sakıncalı olan yayınlarından mutlaka yavruları korumak gerekir. Belirli çağa kadar onlara zararlı filimleri,  müstehcen resimleri ve oyunları seyrettirmemek lazımdır.


Gayri ahlaki yayınlarını izlemelerine mutlaka anne ve babanın mani olması gerekir. Şayet anne ve baba çocuklarını bundan menetmezler, onları o müstehcen yayınlardan korumazlarsa, vazifelerini yapmamış olacaklarından dolayı, sorumlu duruma düşerler.


Şurası da bir gerçektir ki, her aile, her ana ve baba hatta herkes mes’ul bulunduğu, işlerden sorumludur. Yanındaki çocuklarından bir anne ile baba mutlaka sorumludur.


— Bu konu ileride daha mufassal bir şekilde ele alınacaktır. Evet henüz mümeyyiz hale gelmiyen bir çocuğa, gelişi güzel her şey okutulmaz! Her şey izlettirilmez.


Aksi halde unların manevi yapılarını daha temeli atılmadan yıkmış oluruz. Körpecik dimağlarını 1 af-ı güzaf ve eften püf ten şeylerle doldurursak, büyüdükleri zaman başımıza dert olurlar.


Tıpkı  şimdi olduğu gibi. Gözünü açar açmaz, onların kötü şeyler öğrenmelerine müsaade edersek, yarın başımıza bela kesilirler. Onun için herkes sorumluluğunu bilmelidir. Baba sorumluluğunu bilmelidir.. Anne sorumluluğunu bilmelidir. Bir Caminin İmamı, Müezzini, Vaizi sorumluluklarını bilmelidirler.


Baba evine, anne yavrularına hakim olmalıdır. İmam Cemaat’ı tam anlamıyla disipline edebilmelidir. Onların yanlış hareketlerini münasip bir lisan, müesir bir nasihatle düzeltmelidir.


Müezzinler de hakeza. Vaizler hitab ettikleri cemaatın haleti ruhiyesini iyi bilmelidirler, daha doğrusu iyi bilmek mecburiyetindedirler. Aksi halde arzu edilen tarzda vaiz yapamazlar. Cemaata katiyen faydalı olamazlar.


Evet bir ana ve baba her şeyden önce yavrularının müstehcen neşriyat okumalarını mutlaka engellemelidirler. Daha küçük yaşta onların körpe dimağlarına mukaddesatı işlemelidirler.


Daha hayırlı, daha yararlı bir evlada sahib olmak istiyorlarsa mutlaka böyle yapmalıdırlar. Zira Rasülüllah efendimizin emir ve tavsiyeleri budur.


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Zenon, Mencius ve Dalaylama

Zenon


Kıbrıs’tı Zenon, Eskiçağ’m ünlü filozofu ve düşünürü. M.Ö. 335 ile 264 arasında Yunanistan’da yaşadı.


Doğruyu seçmeyi, arzuları yenmeyi, acılara katlanmayı öneren «stoacı» felsefenin kurucusu, Fenike’ll zengin bir tüccarın oğlu olan Kıbrıs’tı Zenon, M. ö. 312 yılında Atina’ya gitti, bu şehri beğenerek oraya yerleşti. Zenon, stoa okulunu kurmadan fince, öğrenci olarak öteki okulların tümünden geçti. «Stoa», yunanca, direklere dayanmış açık dehliz anlamına gelir. Derslerini böyle bir dehlizde veren Zenon’un kurduğu okul da «Stoa okulu» adını almıştır. Stoacılar bir yandan üzüntü ve acı karşısında matanetlnl kaybetmeyerek, bunlara sabırla katlanmayı, diğer taraftan da vücudu ruhun hükmü altına alabilmesi için insanın iradesine var gücüyle »bir Stoa’lı gibi» sahip olmasını öğütlerlerdi. Stoacılara göre düşünce, maddeden daha kuvvetli, İrade ise maddi ve manevi acıdan daha güçlü olmalıydı. Stoacılık, yarattığı büyük İrade gücüyle bütün büyük ülküler peşinde koşan kimselere rehber olmuştur.


Mencius


Mingdzı yahut lâtinceleştirilmiş adıyla Mencius. Çinli filozof, M.Ö. 372’de Dzu’da (Çin) doğdu, M.Ö. 289’da aynı yerde öldü. Eskiçağ’da, yoksullar ve ihtiyarlar için bir çeşit sosyal güvenlik örgütü kurdu.


Mencius, Konfüçyüs’ün çömezi olan ve onun fikirlerini benimseyen İlk yetenekli yazardır. O da hocası Konfuçyüs’ü örnek alarak, eserlerinde insanseverlik ve adalet gibi iki büyük fazilet üzerinde durur, hümanist bir ideali savunur. Üslûbunda yaşayan bir kişilik sezilir. Ona mal edilen Çin İlâhileri bunun en güzel örneğidir. Mencius, cesur bir toprak dağıtımı önerdi: Köylülere dağıtılacak her toprak bölümünün ortasında, devlete de, mutlaka bir bölüm ayrılmasını İstedi. Ekilen toprağın bu parçasında yetiştirilen ürün, ülkedeki ihtiyarların bakımına ayrılacaktı. Bu, gerçek anlamda bir emekli sandığıydı. Bir Çin imparatoru, Vang-Mang, onun sosyal adalet ilkelerini, M. S. 15 yıllarına doğru uyguladı. Bolluk yıllarında depoladığı yiyecekleri, kıtlıkta dağıttı.


Dalaylama


Tibet’lilerin dinî ve siyasî önderine verilen addır. İlk Dalaylama XV. yüzyılda ortaya çıktı. Tîbet’lilerce Dalay-lama, Buddha’nın ruhunun yeryüzünde insan biçiminde belirişi kabul edilir. Tibet çok garip bir ülkedir. Tibet’tiler, Asya’nın merkezinde, Himalaya dağları zincirinin kuzeyinde, genellikle 4500 metreden daha yüksek yerlerde apayrı bir hayat sürerler. 1959 yılına kadar Dalay-lama, başkent Lhassa’daki garip ve uçsuz bucaksız Potala sarayında yaşamaktaydı. Dalay-lama bu muazzam sarayda, kendini öğrenime, duaya verir, derin dinî düşüncelere dalardı. Çevresinde İse lama denilen birçok din adamı bulunurdu, ilk Dalay-lama 1474 yılında ortaya çıkmıştır. Sonuncu yâni 14’üncü Dalay-lama ise 1959 yılında Tibet. Çinliler tarafından istilâ edilince Hindistan’a sığındı. Geleneğe göre Dalay-lama ölünce İlâhî ruhu 49 günlük bir aradan sonra yeni cjoğan bir çocukta tekrar canlanır. Lamalar bütün ülkede onu ararlar, vücudundaki olağanüstü İşaretlerden onu tanıyıp yanlarına alırlar ve yetiştirirler.


 


 


 

8 Mart 2016 Salı

İsa’nın Çocukları Sevmesi ve Yaşam Suyu

İsa Çocukları Sever


İsa halka sık sık ders veriyordu. Onların hastalıklarını iyileştiriyor ve her biriyle ayrı ayn ilgileniyordu. Zamanını hep onlarla geçiriyordu. Bu yüzden çok meşguldü, öğrencileri de Oha yardım ediyorlardı.


Isa yine böylesine meşgulken bazıları çocuklarını Oha getirmek istediler. Çocuklarını İsa’ya getirmek istiyorlardı. İçtenlikle onun yanına varmak istediler, ama Isa’nın öğrencileri onları engelledi. “Görmüyor musunuz? Efendimiz çok meşgul Çocuklara ayıracak zamanı yok dediler.


Onlar, İsa çocuklarına dokunsun, onları kucağına alsın ve dua ederek kutsasın’ diye çabalıyorlardı. Bu onlar için müthiş bir mutluluk kaynağı olacaktı. Çocuklar bu anı kolay kolay unutamayacaklardı. Anneler sevinç ve umutla gelmişlerdi Kucaklarında ya da elleriyle tuttukları çocuklarıyla kalakaldılar. Kadınlar çok üzüldüler. Yüzlerindeki sevinç yerini düş kınklığma bıraktı. Böyle bir tepkiyle karşılaşmayı beklemiyorlardı. Üzüntüyle döndüler ve tam gidecekleri sırada bir bebek sanki Isa’ya sesini duyurmak istiyormuş gibi ağlamaya başladı. Isa bebeğin sesini duyunca o yöne baktı. Hemen olan ten kavradı ve, “Bırakın çocukları! Bana gelsin. Tanrının Egemenliği böylelerinindir” dedi.


Kadınları yanma çağırdı Çocuklara sevgiyle dokundu. Onları kucağına aldı, okşadı ve sevdi Çocuklara yönelik içten sevgisi ve sevecenliği harikaydı. Isa çocuklara ne kadar çok değer verdiğini gösterdi. Ellerini onların başının üzerine koyup dua etti, onları kutsadı Anneleriyle birlikte esenlik içinde gönderdi. Kadınlar çocuklarıyla büyük bir sevinç içinde evlerine döndüler, öğrenciler şaşkındı. Çocukların o kadar önemli olduğunu sanmıyor olabilirlerdi Belki de çocukların çok şeyi anlamayacağını düşünüyorlardı.


Oysa bahri yüreğinde çocuklar için ayrılmış çok özel bir yer vardır. Isa çocukların sahip olduğu güvenin, içtenliğin ve saf sevginin farkındadır. İşte bunun için çocuklardan uzak değildir, tüm çocukları sever. Onların her zaman kendisine gelmesini ister.


Yaşam Suyu


Isa Sihar adlı bir kente girdi. Sihar Yakup’un kendi oğlu Yusufa verdiği tartarın yakınındaydı ve Yakup’un kuyusu da oradaydı. Isa yorulmuş, sıcaktan terlemişti. Öğrenciler yemek almak için kasabaya gittiklerinden yalnızdı.


O sırada Samiriyeli bir kadın kuyuya su çekmeye geldi. Kadın nedense su çekmek için akşam serinliği yerine öğlen vaktini seçmişti. Isa, ‘Bana su ver, içeyim* dedi. Samiriyeli kadın şaşırdı. Gelenek ve göreneklere göre böyle konuşulmazdı.


Isa kadına, “Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, Bana su ver, içeyim” diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan isteyecektin, O da sana yaşam suyunu verecekti.’ Kadın, ‘Efendim su çekecek bir şeyin yok. Kuyu da derin! Bu durumda sen yaşam suyuna nasıl sahip olursun?* diye sordu. Isa’nın sözünü ettiği su başkaydı. İçimizde öyle bir yönümüz var ki, onun susuzluğunu Tanrı’dan başka hiç kimse ya da hiçbir şey karşılayamaz.


Isa kadına kuyudaki suyu göstererek, ‘Bu sudan jçen herkes susayacak. Oysa benim vereceğim sudan içen sonsuza dek asla susamayacaktır. Benim vereceğim su, içenler için sonsuz yaşam fışkıran bir pınar gibi olacaktır* dedi. O zaman kadın Isa’nın ne demek istediğini anlamadı, ama ‘Efendim, bu suyu bana ver. Ne susayayım, ne de su çekmek için buraya geleyim* diye karşılık verdi.


Isa ona, “Git kocanı çağır ve buraya gel” dedi.


Kadın, ‘Kocam yok* diye yanıt verdi. Kadın günahlı bir yaşam sürmüştü. Isa onun günahlannın bilincine varması için sakladığı şeyi açığa çıkardı. ‘Doğru söyledin. Beş kez evlendin, şimdi de birlikte yaşadığın adam kocan değildir” dedi.


Isa’nın onun yaşamını böyle açıkça bilmesi kadını korkuttu. O’na, ‘Efendim anlıyorum ki sen bir peygambersin* dedi. Ardından, ‘Atalarımız bu dağda tapındılar. Oysa sizler tapınılması gereken yerin Yeruşalem olduğunu söylüyorsunuz.


Isa ona, ‘Kadın, öyle bir zaman geliyor ki, Baba Tanrıya ne bu dağda, ne de Yeruşalem’de tapınacaksınız. Tanrı, içtenlikle ve saygıyla tapınmamızı istiyor* Dedi Kadın Isaya, sözü edilen ve ‘Mesih denilen, Meshedilmiş Olan’ın geleceğini bildiğini, O gelince her şeyi kendilerine bildireceğini’ dile getirdi.


Isa, “Seninle konuşan ben, O kişiyim* dedi. Tam bu sırada Isa’nın öğrencileri geldi. Isa’nın bir kadınla konuşmasına şaşırdılar, ama bir şey sormadılar. Kadın su testisini kuyunun yanında bırakıp kasabaya koştu. Halka olanları anlattı. ‘Biriyle tanıştım. Bana yaptığım her şeyi anlattı. Beni tanımamasına karşın başımdan geçenleri bildi. Gelin görün. Acaba O, beklediğimiz Mesih olabilir mi? diye sordu.


Halk bunun üzerine Isaya gitti. Samiriyeli kadının tanıklığıyla o kasabada bulunan birçok Samiriyeli Isaya iman etti.

7 Mart 2016 Pazartesi

İsa Peygamberin Efsaneleri

İsa Göldeki Fırtınayı Dindiriyor


İsa ayrılınca öğrencilerine, “Gölün karşısına geçelim’ dedi. Bir tekneye binip suya açıldılar. Akşamın karanlığında ilerlemeye başladılar. Hafif bir esinti vardı. Isa teknenin ucunda başının altına bir yasak koyup uzanmışta. Günün tüm yorgunluğuyla uykuya daldı. Tekneyi öğrenciler kullanıyordu. Isa’nın on iki öğrencisinden yedisi balıkçıydı Uzun bir zaman balıkçılık yaptıkları için oldukça deneyimliydiler.


Bir süre sonra ansan bir Artma çıktı Yol aldıkları Celile gölünde bazen böyle Artmalar çıkardı. Gölün çevresi yüksek dağlarla kaplıydı. Dağlardan men rüzgar göle doğru eserdi Büyük dalgalar oluşturup gölün sularını kabartırdı. Bu fırtınalara yakalanmak, çok tehlikeliydi


Öğrenciler neye uğradıklarını şaşırdılar. Var güçleriyle uğraşmaya başladılar. Azgın dalgalar tekneyi suyla dolduruyordu. Öğrenciler kovalarla sulan boşaltmaya çalışıyorlardı Bu sırada rüzgar deli gibi esiyor ve dalgalan daha da kabartıyordu. Öğrenciler iyiden iyiye korkmaya başladılar. Çünkü yapacaldan pek bir şey kalmamıştı.


İsa’yı uyandırıp, ‘Efendimiz hiç aldırmıyor musunuz? Batıyoruz, bizi kurtar dediler. Isa, ayağa kalktı ve azgın fırtınaya karşı ellerini kaldırdı. «Sus, sakin ol diye rüzgârı ve gölü azarladı. Fırtına birden dindi. Ortalık sütliman oldu. Isa, bundan sonra öğrencilerine dönerek, ‘Neden bu kadar korktunuz? İmanınıza ne oldu?” dedi.


Öğrenciler şaşkınlık ve korkuyla sustular. Birbirlerine, ‘Bu nasıl bir adam ki rüzgâr da, dalgalar da Onun sözünü dinliyor? dediler.


İsa’nın Su Üstünde Yürümesi


Isa fırtınayı dindirdikten sonra öğrencilerine Celile gölünün karşı yakasına geçmelerini söyledi Bu arada halkı salıverecekti


Öğrenciler bir tekne bulup yola koyuldular. Isa halkı uğurlayıp bir tepeye çıktı. Orada dua etmeye başladı. Zaman epeyce ilerlemiş, gece olmuştu Isa dua etmeyi sürdürüyordu. Sabahın ilk ışıkları gölü aydınlatmaya başladığı sırada güçlü bir fırtına çıktı. Öğrenciler azgın dalgalarla boğuşmaya başladılar. Kayıktan gölün odasındaydı. Rüzgâr karşı yönden estiği için kürek çekmekte zorlanıyorlardı.


Isa onları dua ettiği tepeden görebiliyordu. Sabaha karşı gölün üzerinde yürüyerek onlara yaklaştı Öğrenciler Isa’yı görünce Onu hayalet sanarak bağrışmaya başladılar.


Isa, “Korkmayn, benim’ dedi.


Petrus buna karşılık, “Rab eğer sen isen buyruk ver de su üstünde yürüyerek sana geleyim’ dedi Isa, gel deyince tekneden indi Yürümeye başladı, kaya baktıkça sert bir yere basar gibi su üstünde yürüyordu. Bu olağanüstü bir şeydi. Ama Petrus fırtınanın ne kadar güçlü estiğini görüp, rüzgarın uğultulu sesine kulak verince korktu. Yavaş yavaş batmaya başladı.


İsa’ya seslenip “Rab, beni kurtar diye bağırdı. ba hemen Petrusün elini yakaladı. Petrus şimdi güvenlikteydi. İsa ona, ‘İmanına ne oldu? Neden kuşku duydun? dedi. Birlikte tekneye çıktılar. Öğrenciler balın gücüne hayran kaldılar. “Sen Tanrı Oğlu Mesih’sin’ diyerek Oha tapındılar. Böylece karaya yaklaştılar.

6 Mart 2016 Pazar

Hıristiyanlıkta Arka Kapıdaki Yasalar

İmparator Constantinus İznik Konsili’nden kısa vadede Ariusçu ve diğer bazı kilise içi mahalli sorunların çözümünü, uzun vadede ise kilise organizasyonunu sınırlan tanımlanmış bir merkezi otorite etrafında toplamasını bekliyordu. İmparatorun uzun vadeli projesinin tek amacı kilise teşkilatını sadece imparatorluğun yönetim aygıtının bir parçası haline dönüştürmek değildi.


Daha ziyade, eyaletlerdeki Roma toplumunu devlete daha çok yaklaştırmak ve bu toplumun gerilimlerini daha yalandan kontrol etmek istiyordu. Çünkü kiliseleri ve cemaatleri üzerinde otorite sahibi olan piskoposlar toplumu yönlendirmek ve devlet sistemine entegre etmek için en uygun mahalli liderlerdi. Constantinus sonrası dönemin piskoposları arasında böyle işlevleri layıkıyla icra eden lider piskoposlar bulabilmekteyiz. Kilise’nin merkezi bir çatı altında toplanması sadece imparatorun değil özellikle İskenderiye ve Antiochea gibi büyük kentlerin piskoposlarının da otoriteryen girişimlerine uygun düşmekteydi.


Piskoposlar özellikle ayrılıkçı veya sapkın grupları kontrol etmek için, merkezileştirmenin öneminin farkındaydılar, çünkü yasallaşan büyük yetkileriyle hem uyumsuzların kilise örgütüne sızmasına müsaade etmeyecekler, hem de daha önceden girmiş olanları kolayca temizleyip atabileceklerdi.


İznik Konsili’nde benimsenen ve yasa olarak kabul edilen prensipler yukarıda söz konusu edilen kilise otoritesinin kurulmasını amaçlıyordu. Konsilde, yirmi yasa benimsendi. Bunların konusu kısaca şöyledir: Gönüllü olarak kendini hadım etmenin reddedilmesi; İhtida conversid sonrası piskoposluğa yükselme süreci; Din adamlarının yabancı kadınlarla bir arada yaşamalarının yasaklanması;  Piskoposluk seçimlerinin düzenlenmesi; Bir piskopos tarafından aforoz edilenin bir başkası tarafından cemaate kabul edilmemesi; Roma, İskenderiye ve Antiochea kiliselerinin adli sınırlarının yeniden tanımlanması; Kudüs’ün statüsü;


Novatianusçuların yeniden ana kiliseye entegre edilmesi;  Kilise hiyerarşisine girişte iyi araştırılmayanların, sonradan kusurları ortaya çıkarsa hiyerarşiden çıkarılmaları;  Dinden çıktıkları gözden kaçanların tespit edildiği taktirde kilise hiyerarşisinden olması; Hıristiyan olduktan sonra hiç gereği yok iken dinden çıkıp daha sonra geri dönenlerin kiliseye kabul edilmesinin kuralları, yani kamusal disiplin; Hıristiyan oldukları için işkence görmüş olanlardan daha sonra tekrar geri devlet hizmetine girenlerin durumu; Ölüm döşeğindeki dindaşlara yardım sorunu;


İhtida edenlerin kilise hiyerarşisinde bekleme sorunu; Din adamlarının yer değiştirmemesinin kabul edilmesi; Kendi kilisesinden aynlanlann başka bir kiliseye alınmaması, Yüksek oranda faiz âliminin reddedilmesi; Diyakonlann kendi başlarına ayin veya başka ibadetleri yönetmeye kalkışmamalan; Paulusçulann (Samsatlı Paulus taraftarlan) yeniden vaftiz edilmeleri zorululuğu; İbadet düzeni.


İznik yasalan arasında özellikle önemli olan, büyük piskoposluk merkezlerinin adli müdahale alanlarının sınırlanın tespit eden altıncı yasadır. Roma’nın Batı’daki üstünlüğünü tartışmaya çok gerek yok, çünkü birinci yüzyılın sonundan itibaren Roma piskoposları her fırsatta çevrelerindeki Hıristiyan merkezlere müdahale etmek suretiyle otoritelerini kurmaya çalışıyorlardı.


İskenderiye piskoposunun müdahale alanı Mısır, Libya ve Pentapolis oldu. İskenderiye piskoposunun, Pentapolis ve Libya için hevesi buralarda kök salmış olan Ariusçulan temizlemekti. Antiochea’nm Doğu’daki (Suriye), Roma’nın ise Batı eyaletlerindeki üstünlükleri yine konsilin altıncı maddesiyle yasallaştı. Kohsilin yedinci yasasına göre, Kudüs piskoposu Filistin’in metropoliti sıfatını aldı. Kudüs piskoposunun yükselişi hem İsa’nın doğum yeri olmasından, hem de İznik’te Caesarea piskoposu Eusebius’un konsilin çoğunluğunu oluşturan grubun içerisinde yer almamasından kaynaklanıyordu. Halbuki Kudüs piskoposu İskenderiye piskoposunun başım çektiği çoğunluk safları arasındaydı.


Piskopos seçimleri bir eyaletteki tüm piskoposların katılımını ya da en azından üç piskoposun katılımım şart koşuyordu. İlaveten metropolite yani eyalet başkentinin (metropolü.) piskoposuna veto hakkı tanınıyordu. Metropolitin otoritesini güçlendiren bir başka husus ise, yılda iki kez düzenlenecek olan eyalet sinodlarımn yine tek otoritesinin metropolit olmasıydı.


En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün piskoposların memnuniyetle benimseyecekleri bir başka yasa ise, “bir piskopos tarafından aforoz edilenin bir başka piskopos tarafından kiliseye kabul edilmemesi” ilkesi idi ki, geçmişte İskenderiye Kilisesi bu tür hareketlerin sıkıntısını yaşamıştı. Mesela, üçüncü yüzyılın ünlü ilahiyatçısı Origenes İskenderiye’den piskopos Demetrius tarafından sürüldüğü zaman Filistin piskoposlan Origenes’e kapılarını açmışlardı.


Origenes o tarihten sonra Filistin’de papaz olarak görev yapmıştı. Benzer bir kriz Arius’un yol açtığı tartışma sırasında da ortaya çıktı. Alexander Arius’u İskenderiye’dan sürünce Arius Filistin’e gitti. Burada resmen kiliseye kabul edilip edilmediğini bilmiyoruz, ancak yukanda da ifade edildiği gibi, Arius, Nicomedia piskoposu Eusebius tarafından toplanan kilise meclisi sonrasında burada kiliseye tekrar kabul edildi. Bu tür hadiselerin muhtemelen daha alt düzeyde pek çok örneği vardır, ama çok iyi bilinen bu iki örneğin İznik’te piskoposlann safları sıklaştırmasında önemli bir etken olduğu da kesindir.

5 Mart 2016 Cumartesi

Dirilip İyileşen Kadının Hikayesi

İsa kayıkla Ceiile golünün başka bir kıyısına geçmişti. Kıyıda onu bekleyen büyük bir kalabalık vardı. Halkın arasına girdiğinde bir adam Oha yaklaştı. Adı Yair olan bu adam Yahudilerin sinagog yöneticilerinden biriydi Canından bile çok sevdiği biricik km son günlerde çok hastaydı. Ölüm döşeğinde yatıyordu. Yair İsa’nın ayaklarına kapanıp,


‘Efendim, birisi ölmek üzere. Lütfen gel ve elini koyup tazım için dua et O zaman tazım iyileşecektir* dedi. İsa, öğrencileriyle birlikte bu adamın ardından yola çıktı. Halk da onlarla birlikte geliyordu. Kalabalığın en sonunda yürüyen on iki yıldır hasta olan bir kadın vardı. Zavallı kadın bu süre içinde doktor doktor gezmiş, varını yoğunu harcamış, ama iyileşeceğine daha da kötüleşmişti.


Sonunda İsa’ya ümit bağlayıp Onu aramaya başlamıştı. Bir gün kalabalık bir topluluk içinde Isa’yı gördü. Uzaktan Onu izlemeye başladı. Oha yaklaştıkça heyecanı artmaya başladı Isa’yı izlerken içinden, ^Giysisine bile dokunsam kurtulacağım* diyordu. Kalabalığın arasından yavaşça geçip Isa’nın giysisine dokundu. O anda iyileşti ve bedeninin derinliğinde büyük bir beladan kurtulduğunu hissetti. İsa hemen geri dönüp, ‘Bana kim dokundu?* diye sordu. İsa’nın öğrencileri, “Öğretmenim, bu kalabalıkta herkes sana dokunuyor. Sen bir de, Bana kim dokundu? diye mi soruyorsun?* dediler. İsa bedeninden bir gücün akıp gittiğini söyledi.


Kadın bu durum karşısında kendini fazla gizleyemeyeceğini anladı. İsahın önünde diz çöküp ne yaptığını ve nasıl iyileştiğini anlattı. Isa ona, ‘Kızım, imanın seni kurtardı. Esenlikle git* dedi. Isa, şifa bulan bu kadınla konuşurken sinagog yöneticisinin evinden Yarin bazı arkadaşlar geldi. Yairie, ‘Artık çok geç, öğretmeni rahatsız etme! Kızın öldü* dediler. Isa onları dinlemeden kızın babasına, ‘Korkma, yalnızca iman et! Kızın iyileşecek” dedi.


Daha hızlı adımlarla eve geldiler. Her yerdeki ağlayış ve feryat sesleri uğultulu bir gürültü çıkartıyordu. Isa onlara, ‘Neden böyle ağıtlar yakarak ağlıyorsunuz? Kız ölmedi, yalnızca uyuyor* dedi. Kalabalık kızın öldüğünü bildiği için bu söze güldü. “Bu durumda yapacak hiçbir şey yok. Sen bir de kız uyuyor mu’ diyorsun?” diyerek alay ettiler.


Isa kızın yattığı odaya girdi. Odadakileri dışarıya çıkardı. Odada Yakup, Yuhanna, Petrus ve kızın annesiyle babası kalmıştı. Isa kızn yatağının ucuna oturdu. Kızın elleri buz gibi soğuktu. Yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. Isa sıcak elleriyle tazın elini kavradı. Ona, Talita Kumil diye seslendi. Bu Aramice, Kızım sana söylüyorum kalk anlamına geliyordu. Isa bunu söyler söylemez kız gözlerini açtı, Isa’ya bakıp tatlı tatlı gülümsedi. Doğruldu ve yataktan kalktı. Odadakiler şaşkınlıktan donakalmış. Isa kızın aç olduğunu bildiği için annesinden kızına yiyecek bir şeyler vermesini istedi.


İsa Tanrı’nın Oğlu Mu?


Halk sürekli Isa’yı konuşuyordu. Isa onların arasında birçok mucize yapmışta. Binlerce kişiyi doyurmuş, hastalan iyileştirmiş ve ölüleri diriltmişti.


Isa hizmetine başlayana dek babasının yanında marangozluk yapmışta. Yani her hangi bir insan gibi yaşamıştı. Ama şimdi tüm bunlan hangi güçle yapıyordu? Isa’nın kim olduğu merak konusuydu.


Isa bir gün bir yere doğru giderken öğrencilerine bir soru sordu; ‘Halk benim kim olduğumu söylüyor?”


Öğrenciler, ‘Kimileri ölümden dirildiği sanılan Vaftizö Yahya olduğunu sanıyor. Kimileri de İlyas, Yeremya ya da öbür peygamberlerden biri olduğunu söylüyor” diye yanıtladı. Bunun üzerine Isa onlara, “Ya siz? Ben kimim dersiniz?” diye sordu”


Petrus öne çıkarak “Sen yaşayan Tanrı Oğlu Mesih’sin” dedi.


Isa kendisini tanıyan Petrus için mutluydu. Ona, *Bu gerçeği sana açıklayan Göksel Babamdır. Sen Petrus’sun ve ben kilisemi bu kaya üzerine kuracağım* dedi. ^


Petrus, Grekçe’de Kaya’ anlamına gelir. Isa burada kilisesini Petrusun dile getirdiği gerçek üzerine kuracağını söylüyor. Yani kilisenin temeli ‘Isa’nın, Yaşayan Tanrı Oğlu Mesih” olduğu gerçeği üzerine kurulmuştur.


Isa konuşmasını sürdürdü;


“Kötü Olan, yani Şeytan’ın güçleri onu alt edemeyecektir. Yeryüzünde ne bağlarsan gökte bağlanacak, yeryüzünde ne çöğensen gökte de çözülecektir.”


Yeryüzünde Şeytan’ın güçlerini bağlamak, Isa’nın ismiyle o güçler için dua etmek ve onları etkisiz kılmaktır. Aynı şekilde kimi Şeytan’ın egemenliğinden kurtarırsak gökte de özgür olacaktır. Bu Tanrının bize yeryüzünde verdiği yetkiyi anlatır.


Daha sonra Isa kendisinin Mesih olduğunu kimseye söylememeleri için onları uyardı. Çünkü halkın beklediği Mesih, Yahudileri Romalıların elinden kurtaracak yalnızca siyasi bir kraldı. Oysa Isa, halkı için sonsuza dek ruhsal bir krallık sürmek için vardır. Odun ruhsal krallığı başladı. Ama tam anlamıyla gerçekleşmesi ikinci gelişinde olacaktır.

2 Mart 2016 Çarşamba

Bir Çift Öyküden Birleşmiş Dini Bir Derleme

İsa ile Nikodim


Yahudilerin Yüksek kumlunun Nikodim adlı bir seçkin bir önderi vardı. Nikodim bir gece Isa’yı görmeye gitti. Yüksek Kurulun üyeleri, ihtiyarlar ve din önderleri arasından seçilirdi. Onların arasında Ferisilerin de olduğu bir gün vardı. Ferisiler Isa’yı istemiyorlardı.


Ne var ki, Nikodim öbür Ferisiler gibi değildi. Isa’ya, “RabtJi senin Tanrıdan gelmiş bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Çünkü kimse senin yaptıklarını Tanrıdan yardımı olmaksan yapamaz’ dedi. Nikodim Isa’dan daha çok öğrenmek istiyordu. Isa da bunu bildiğinden onu gerçek kurtuluşa yöneltmek istiyordu. Isa, “Bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrının Egemenliği1™ göremez* diye söze başladı


Nikodim Isa’nın bu sözünü anlamadı. Şaşkın şaşkın, ‘İnsan ikinci kez yeniden doğabilir mi?* diye sordu. Isa, Kutsal Yasa ile kurtuluşa erişilemeyeceğini anlatarak Nikodim’e doğm yolu göstermek istiyordu. Bunun için, “Bir kimse sudan ve Ruhtan doğmadıkça Tanrının Egemenliği göremez* dedi. Nikodim yine anlayamayınca bir benzetmeye başvurdu.


Tanrının Ruh’u bir rüzgara benzer. Rüzgar estiği zaman ağaçlan eğip, yerdeki kummuş yapraklan ve tozlan uçurur. Biz rüzgarın kendisini göremeyiz, ama estiğini biliriz. Onu hissederiz. Estiğini hareket ettirdiği şeylerden anlarız. Kutsal Ruh da içimize girdiği zaman bizim yaşantımızı değiştirir. Kutsal Ruh yaşamımızdaki tüm kötü şeyleri ve günahları bizden uzaklaştırabilir. Biz bu farklılıklan görerek Kutsal Ruhün içimizde olduğunıubiliıiz, hissederiz. Dolayısıyla Tanrıhın yaptığı her değişiklik yeni bir yaşam kaynağı olur. Biz de yeniden doğmuş gibi oluruz.


Nikodim Isa’ya, ‘Bunlar nasıl olabilir? diye sordu. Isa Kutsal Yazılardan bir örnek kullanarak açıklamaya başladı. ‘Musa çölde yılanı nasıl yukan kaldırdıysa, İnsanoğlunun da öylece yukan kaldırılması gerekir* dedi İsrail halkı çölde dolaşırken isyan etti. Tanrı onlann arasına yakra yılanlar gönderdi. Birçok kişi öldü. O zaman halk yaptığı yanlışın farkına vararak Musa’ya gitti. Ona, Tanrıya yalvar da bizi bu yılanlardan kurtarsın* dediler. Musa Tanrıya yalvardı. Rab Tanrı Musaya, Tunçtan bir yılan yap ve onu bir smk üzerine as. Ona bakan yaşayacaktır* dedi. Yılan tarafından ışınlan her kim iyileşeceğine iman ederek tunçtan yılana bakbysa kurtuldu.


İşte bunun gibi kurtuluş Isa Mesih’tedir. Isa sözlerini şu önemli ayetle tamamladı. ‘O’na iman eden sonsuz yaşama kavuşacaktır. Çünkü Tanrı insanları o kadar çok sevdi ki biricik Oğlunu verdi. Öyle M O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Oğlunu dünyayı yargılamak için dünyaya göndermedi. Dünya onun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.”


Isaya bakan ve Onu kabul eden kurtulacaktır. Tanrı kendisini kabul edenlere yepyeni bir yürek ve yepyeni bir yaşam verecektir. Onlar sonsuza dek Tanrıyla yaşayacaklar.


En Büyük Kimin Hikayesi


Bu sözü sık sık duyarız. Acaba en büyük kimdir? Herkesin gözünde bilileri en büyüktür. Isa’nın öğrencileri de yolda hani hani bu konuyu tartışıyorlardı. Gidecekleri Kefemahum’a vardıklannda Isa onlara sordu; “Yolda neyi tartışıyordunuz?*


Öğrenciler utanarak Isa’ya, “Tanrı’nm Egemenliğinde en üstün olan kimdir?* diye sorarak neden tartıştıklarını dile getirdiler.


 


Isa her şeyi biliyordu. Onlara gerçekten büyük olmak için nasıl davranmak gerektiğini gösterecek iyi bir örnek sundu. Küçük ve şirin bir çocûğu yanına çağırdı. Ortaya geçip, “Yollannızdan dönüp bu çocuk gibi olmazsanız, asla Tanrı’nın Egemenliğini göremezsiniz* dedi.


“Bu nedenle şu çocuk gibi kendisini alçaltan, Tanrı’nın Egemenliğinde en üstün olandır. Aranızda en küçük sayılan en büyüktür. Her kim benim adıma böyle bir çocuğu kabul ederse, beni kabul etmiş olur.”


Bir çocuk anne babasına bağımlıdır. Onlar olmadan yaşayamayacağını bilir. Anne babasına güvenir, onların kendi gereksinimlerini karşılayacağına inanır. Bir şeye sahip olmak isterse sorar ya da öylesine alır. İsteğini elde etmek için bir şeyler vermeye çalışmaz. Karşılık ödemek için çabalamaz. İsa da aynı şekilde bizi Egemenliğinde yaşatmak istiyor, ama Onun Egemenliğini çocuk gibi alçakgönüllü ve saf bir şekilde kabul etmeliyiz.


Onlara küçük bir çocuk gibi davran malan gerektiğini söyledi. Saf, içten, gururdan uzak bir şekilde kendilerini hizmete adamalarını dile getirdi. Çocukça bir imanla yaşamalarını ve Tanrıya bağımlı olmalarını istedi.


“Ama kim bana iman eden şu küçüklerden birini günaha düşürürse, boynuna kocaman bir değirmen taşı asılıp denize dibine atılması kendisi için daha iyi olur. İnsanı günaha düşürecek tuzaklar olacaktır, ama bu tuzaklara aracılık edenin vay haline!” diyerek konuşmasını sürdürdü.


“Bu küçüklerden bir tekini bile hor görmekten sakının! Size şunu söyleyeyim, onların melekleri göklerde olan Babam’ın yüzünü her zaman görürler.’


Öbür yandan da Isa çocuklara ne kadar çok değer verdiğini gösterdi. Çocuklar Tanrı’nın gözünde çok özeldir. Rab Isa, çocuk gibi temiz yürekli olmazsak Tanrı’nın Egemenliğini göremeyeceğimizi söyledi. Çocukça imanımızı ve alçak gönüllüğümüzü hiçbir zaman yitirmeyelim.


 

28 Şubat 2016 Pazar

İsa’nın Hikayeler; Kör İnsanı İyileştirmesi

Kör Bartimayın İyileştirilmesi


Isa ve öğrencileri Eriha kentine gelmişlerdi. Oradan ayrılacakları sırada peşlerinden gelen büyük bir kalabalık vardı. Yol kenarında oturan bazı dilenciler gelip geçen insanlardan bir şeyler alacaklarını umut ederek dileniyorlardı. Onlam arasnda Bartimay adında kör bir dilenci vardı.


Bartimay bu kalabalığın içinde tanınmış birinin olduğunu sezdi Acaba kimdi? Keşke gözleri görseydi İyice meraklanan Bartimay çevresindekilere kimin geçtiğini sordu. Onlar, “Nasıralı Isa geçiyor dediler.


Bartimay Isa’yı tanıyordu. Kutsal Yazılandan Mesih’in, Davut’tın soyundan geleceğini duymuştu. Onun hastalan sağlığa kavuşturduğunu, körlerin gözlerini açtığını öğrenmişti Kutsal Yazılanda sözü edilen Mesih de aynı şeyleri yapacaktı.


Bartimaya göre Isa beklenen Mesih’ti. Bartimay bundan dolayı yüksek sesle, “Davut Oğlu, halime aar diye bağırmaya başladı. Isa’nın nerede olduğunu göremiyordu. Ama duyması için var gücüyle bağırıyordu.


Birçok kişi bu kör dilenciyi susturmak istedi, ama başaramadı. Bartimay sesini daha da yükseltti. Davut Oğlu, halime aaT diye yakarıyordu. Onun bağırışıyla ortalıkta tam bir karmaşa oldu. Herkes merakla bu bağıranın kim olduğunu düşünüyordu. Ne diye bu kadar çok ses gkararak bağırıyordu?


Bartimay belki de Isa’yla hiç karşılaşmayacaktı. Isa’nın gözlerini açabileceğine inanıyordu. Bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bunun için çırpmıyordu.


Isa Bartimayın sesini duydu. Onun yanma çağrılmasını buyurdu. Onu çağıranlar, “Ne mutlu sana! Kalk seni çağınyorf dediler. Bartimay büyük bir sevinçle ayağa kalktı. Üzerine giydiği abayı gkanp attı Ayağa fırlayıp Isa’nın yanma gitti.


Isa ona, “Senin için ne yapmamı istiyorsun?* diye sordu. Bartimay, “Rabbuni, gözlerim görsün’ diye yanıt verdi. Rabbuni, Aramice’de ‘öğretmenim’ demektir.


Isa, “Gidebilirsin, imanın seni kurtardı’ dedi. Bartimay o anda iyileşti ve yeniden görmeye başladı. Bu ne muhteşem bir mucizeydi Onun kapkaranlık dünyası birden aydınlandı. Işıklan ve renkleriyle her şeyi görmeye başladı. Öyle coşkulu çığlıklar atıyordu ki onunla birlikte sevinmemek olanaksızdı. Bartimay ağaçları, kuşları, çiçekleri ve her şeyi görebiliyordu. Sevinçle Isa’yı gittiği yol boyunca izledi. İsa dünyanın ışığıdır. O yalnızca gözleri açmak için değil, bütün karanlıkla alt etmek için geldi.


İsterim Temiz Ol


İsa bir gün bir dağın eteğinde halka, Dağdaki Vaaz adıyla anılan ünlü konuşmasını yaptı. Halk Isa’yı can kulağıyla dinlemişti. Oun çok özel biri olduğunu biliyorlardı.


Halk arasında birçok cüzamlı vardı. Cüzam, o zamanlar tedavisi henüz bulunamamış bulaşıcı bir deri hastalığıydı. Cüzam dokunmayla hemen bulaşan bir hastalık değildir. Bir süre cüzamlıların arasında yaşanırsa ancak bulaşabilir. Fakat halk bunu bilmediğinden cüzamlı olmaktan korkar, cüzamlılara yaklaşmazdı. Tedavisinin yapılamaması bu hastalığı çok daha korkunç kılardı. Sonu aa bir ölümle bitecek Jbir hastalıktan daha kötü ne olabilirdi ki? Bu hastalığa yakalananlar için kurtuluş yoktu artık


Ayrıca cüzamlılar insanlar arasında yaşayamazlardı. Onlar için ayrılmış özel bölgeler vardı. Çünkü onlar hastalığı kimseye bulaşmasın diye halk arasından ayrılmış ve uzaklaştırmıştı.


Cüzamlılar arasında İsa’yı tanıyan bir adam vardı. Isa’nın birçok hastayı iyileştirdiğini duymuştu. Isa bu adam için bir umut olabilirdi. Bunun için bir gün yaşadığı yerden çıkıp Isa’yı uzaktan izlemeye başladı. Belki de İsa’nın dağdaki konuşmasını dinlemişti.


Isa dağdan inerken cüzamlı İsa’ya yaklaştı, önünde diz çöktü ve tek umudum sensın diyormuş gibi Isa’nın gözlerine baktı.


Adam gerçekten kötü görünüyordu. Cüzamdan mahvolmuş derisi yırtık pırtık elbiselerinden ayırt edilemiyordu. Bu adama bakmak bile korkutucuydu. Onu böyle gören halk birden ürktü. Hiç kimse ne yapacağını bilmez bir durumdayken Isa cüzamlıya yaklaştı. Sevecenlikle cüzamlıya baktı. Adam Isa’ya, “Rab eğer istersen beni temiz kılabilirsin’ dedi.


Adama acıyan Isa’nın yanıtı kısa ve açıktı. ‘İsterim, temiz ol!* dedi ve ona dokundu.


O anda adamın ölümü bekleyen bedenindeki bütün yaralar iyileşti. Ellerine baktı, eskisi gibiydi, her yeri iyileşmişti. Adam sevinçten deliye döndü, içi içine sığmıyordu. Isa’ya teşekkür ediyor, sevinçten haykırıyor, hoplayıp zıplıyordu.


Isa adama, ‘Kimseye bir şey söyleme! Kendini kâhine göster ve cüzamdan kurtulduğunu kanıtlamak için Musa’nın buyurduğu adağı sun’ dedi.


O zamanlar birinin cüzamlı olup olmadığına kahin karar verirdi. Yine birinin cüzamdan kurtulduğuna da kahin tariklik ederdi. Ayrıca kurtulan kişi bazı kurbanlar sunmalıydı.


Adam öyle mutluydu ki kendini tutamadı. Sevincini herkesle paylaştı. Onun cüzamdan kurtulduğunu duymayan kalmamıştı. Artık Isa rahatça kente giremez oldu. Çünkü herkes Isa’yı arıyordu.

Caesaropapizm ile Konsüller Arası

Constantinus’un İznik Konsili’nin oluşum sürecine katkısını imparatorun cinsel siyasal yetkeyi kendi uhdesinde birleştirdiği şeklinde, yani ‘Caesaropapizm’ olarak değerlendirebilir miyiz? Bu sorunun cevabını vermeden önce dördüncü yüzyılda papalık kurumunun var olup olmadığına bakılmalıdır. Constantİnus imparator olduğu zaman papalık henüz Ortaçağlardaki devasa kurumsal görüntüsüne kavuşmamıştı. Roma piskoposluğu diye bilinen kurum eline geçirdiği her fırsatı etki alanım genişletmek için değerlendirmeye çalışıyordu, ancak gücü sınırlıydı.


Yunan dünyasında ve zaman zaman Afrika’da bile otoritesi tanınmıyordu. Dolayısıyla dördüncü yüzyılda papalık diye bir kurum yoktu. İmparatorun konumuna gelince, Constantinus’tanî, Theodosius’a kadar geçen sürede Roma imparatorlarının kilise işlerine müdahalelerinde hep hassas bir denge kurmaya çalıştıkları görülmektedir.


İmparatorlar, devlete payanda olarak düşündükleri kilise birliği ideolojisini hayata geçirmeye çalışırlarken dinin özüne ilişkin teknik konulara müdahale etmediler. İmparatorlar profesyonel din adamı olmadıkları için, bu konulara karışmaları da beklenmezdi. Diğer yandan, imparatorlar konsül sonrasında oluşturulan kararlara imza atmamışlar ise de, kilise birliğini sağlayabilmek için yönlendirici oldukları, alman kararlan uygulamalarından görülmektedir.


Dördüncü yüzyılda imparatorlar hiçbir surette önde gelen piskoposluklara, Roma, İskenderiye, Antiochea ve Constantinopolis’e (İstanbul) doğrudan piskopos atamaları yapmadılar. Burada da, konsül kararlarında olduğu gibi, yönlendirici olmaya çalıştılar.35 Söz konusu büyük merkezlere kilise konsüllerinin yaptığı atamalarda imparatorun kilise birliği ideolojisine ters düşmeyen adayların tercih edilmesini sağlamaya çalıştılar. Dolayısıyla, papalığın daha tam anlamıyla kurumsallaşmadığı, imparatorların da piskoposlaşmadığı bir dönemi ‘Caesaropapizm’ formülü ile açıklayanlayız, ancak imparatorun etkisini bütünüyle inkâr edemeyiz.


Kiliseyi ilgilendiren bir meseleye Constantinus niçin müdahale etmişti? Bu konudaki cevaplar genelde iki tema etrafında toplanmaktadır: Birincisi Constantinus’un dini endişeleri, diğeri ise imparatorun kiliseyi kendi politik ihtirasına alet etmek istemesidir. 36 Bunların her ikisinin de doğru olması veya doğruluk payı taşıması doğaldır. Fakat daha geniş bir perspektif Roma geleneğinde imparatorun anayasal konumu üzerine yoğunlaşmaktadır.


Buna göre, yasal olarak kamu düzeninin koruyucusu ve devletin başı, dolayısıyla kamuyu ilgilendiren her noktada imparatorun söz sahibi olması tabiidir. Bu noktayı destekleyen ikinci bir husus, imparatorun aynı zamanda Augustus’tan bu yana Pontifex Moucimuı yani ‘başrahip’ olmasıdır.38 Şüphesiz bütün bunları destekleyen daha tabiî bir durum ise din ve siyaset arasındaki hakikaten ayrılamaz ilişkidir.


Bunu sadece Constantinus’un seleflerinin din ve siyaset arasında kurdukları bire bir yalanlık ve onun da bu aynı izlediği şeklinde yorumlamak gerçek dışı değildir. Meselâ Diletianus Hıristiyanlara karşı baskı politikası uygularken, bir başka dini yücelttiğini ya da o dinin mensuplarının kendi politik hedeflerine destek verdiklerini biliyordu. Ya da Galerius Constantinus’tan hemen önce Hıristiyanlara ilişkin bir bağışlama fermanı çıkardığı zaman ‘Hıristiyanların kendi Tanrı’larına imparatorun ve imparatorluğun sağlık ve selameti için dua etmelerini’ istiyordu. Constantinus’un farkında olduğu bir husus daha vardı: Constantinus Diocletianus’un uyguladığı, Hrıstiyanlann kovuşturulması operasyonuna bizzat tanık olmuş ve bu olaylar esnasında Hıristiyanların ne kadar sebat ve sabır gösterdiklerini görmüştü. Ayrıca Constantinus Roma İmparatorluğu’nun hemen her kentinde teşkilatı bulunan kilisenin kendisine sağlayacağı popüler desteğin de pekâlâ farkındaydı.


Burada bir başka soruya, yani Constantinus’un İznik’te nasıl bir yol izlediğine değinmeliyiz. Yukarıda açıkladığımız hususlardan dolayı Constantinus İznik’te kendisine her türlü teolojik ve politik kamplaşmaların üzerinde bir konum biçti. Meselâ daha konsil başlarken bazı piskoposlar birbirlerini imparatora şikâyet ettilerse de (burada muhtemelen en fazla itiraza muhatap olan kişi yine Nicomedia piskoposu Eusebius olmalıydı. Constantinus piskoposların kendisine sundukları şikayet dilekçelerini yaktı.


Suçlamaların doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, burada bir grubun bir başka grubu konsil üyeliğinden düşürerek üstünlük kurma manevrası görülmektedir. Tabii imparatorun bu hareketindeki politik zekâyı görmemek mümkün değil, çünkü Constantinus daha konsilin başında herhangi bir gruba uzak ya da yakın durmayarak gruplara olan eşit uzaklığım muhafaza etmek istiyordu.


 

26 Şubat 2016 Cuma

Kaybolan Koyun ve Oğul Hikayesi

Halk Isa’yı dinlemek için akın akın geliyordu. Vergi görevlileri ve Kutsal Yasayı yerine getirmeyen bazı kişiler de kaya gelmişlerdi. Onlar halk arasında ‘günahkar* adıyla bilinirdi. Ferisiler Isa’yı onlarla birlikte görünce eleştirmeye başladılar


“O neden günahkarlarla bir arada bulunuyor? Eğer Tann’dan gelmiş biriyse böyle davranmamalı” diye söylendiler. Konuşulanların farkında olan Isa onlara dönerek bir benzetme anlatmaya başladı.


“Bir adamın yüz koyunu vardı. Onları çok seviyordu. Koyunlannı en güzel otlaklara götürürdü. Onlarla tek tek ilgilenirdi. Hepsini çok iyi tanırdı. Çoban kaldığı yere dönünce koyunlannı bir bir sayardı. Onlarm tamam olduğunu görmeden rahat edemezdi Eğer hepsi oradaysa güven içinde uyurdu.


“Bir gün yine geç saatlerde evine döndü. Koyunlan saymaya başladı. Bitirince belki yanlış saydım diye yeniden denedi. Kaç kez saydıysa hep doksan dokuz çıkıyordu. Evet koyunlardan biri eksikti. Acaba neredeydi? şimdi ne yapacaktı?* ka burada durup Ferisilere döndü ve onlara bir soru yöneltti.


“Sîzlerden birinin yüz koyunu olsa ve bunlardan birini kaybetse, doksan dokuzu bırakıp kaybolanı bulana dek onun ardına düşmez mi?


“Çoban, Bir tane eksik olsa ne olur? diyebilirdi. Ya da Gecenin şu saatinde onu bulmam mümkün değil, yarın ararım’ diyebilirdi. Ama hiç birini demedi.“Onu bulmalıyım! Başına bir şey gelmeden onu kurtarmalıyım’ diyerek yola çıktı. Gecenin koyu karanlığında kaybolan koyununu aramaya başladı.


“Çoban uzaktan koyunun sesini duydu. Sesini izleyerek iyice ona yaklaştı. Zavallı koyun yolunu kaybetmiş ve bir çukura düşmüştü. Çıkamadığı için orada kalmıştı. Çaresizce meleyip duruyordu.


“Çoban hemen çukura indi. Onu omsuzuna alıp evinin yolunu tuttu. Koyununu bulduğu için çok sevinçliydi.”


Bu çoban Tanrımıza benziyor. Göksel babamız en iyi çobandır. O hepimizi tanır. Bütün insanları Baba Tanrıyla barıştırmak ister. Kendinden uzak olan herkes bu kaybolan koyun gibidir. Tanrı herkesi sevdiği için onlan arar. Bulduğunda sevinir.


Ayrıca biz Ondan uzaklaşsak bile O bizi unutmaz Kuşkusuz uzaklaşmamızı istemez. O bizi asla terk etmez, bırakmaz Çünkü biz Onun için değerliyiz O iman eden herkes için sevinir. Bu durumda gökte coşkulu bir şölen olur.


Kaybolan Oğul


Isa, halka Tanrının sevgisinin ne kadar derin olduğunu anlatmak istiyordu. Bir adamın iki oğlu vardı* diye söze başladı. ‘Küçüğü mirastan payına düşeni daha babası hayattayken aldı. Bu saygısızca bir davranıştı.


‘Eşyalarını yüklenip çok uzaklara gitti. Her şeyini zevk ve eğlence ıçoıde harcadı. Sonunda harcayacak hiçbir şeyi kalmadı. İş bulamazsa açlıktan ölecekti. Bir domuz çiftliğine gitti. Domuzlara bakacak, onları güdecekti. Kamını tam olarak doyurduğu bir günü yoktu. Domuzların yediği keçiboynuzlarını bile yiyemiyordu.


“İş iğrençti, pis kokudan durulmuyordu. Burada dinsel olarak kirli sayılan hayvanlara bakması da yanlıştı. Ama yapacak başka bir şeyi kalmamıştı.


“Yine bir gün domuzları otlatırken kendi kendine şöyle düşündü: Tanrıya ve babama karşı suç işledim. Oğul olarak kabul edilmem. Ama babamın bir işçisi gibi kabul edilmeye razıyım. Evime gidip babama yalvarabilirim. Onun beni bağışlamasını isteyebilirim. Benî bir işçi olarak kabul etsin. Hiç olmazsa rahatça kamımı doyurabilirim’


“O ana kadar gururu eve dönmesine engel olmuştu. Artık kaçamazdı.


“İşi bırakıp evin yolunu tuttu. Eve yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Aslında neyle karşılaşacağını da bilmiyordu. Savurgan davrandığı, babasına saygısızlık ettiği ve günahlı bir yaşam sürdüğü için Kutsal Yasaya göre taşlanarak öldürülebilirdi.


“Babası onu uzaktayken gördü. Sevinçle oğluna doğru koştu. Sarılıp onu kucakladı, özlemle öptü. Oğlu özür dilemeye çalışıyordu, beni bir işçin gibi kabul et diyordu, ama dinleyen kim. Babası onu dinlemek yeme hizmetkarlarına buyruklar yağdırıyordu. Besili danayı kesin. Oğluma en iyi giysimi getirin, parmağına yüzük takıp ayağına bir çarık giydirin. Hemen bir sofra kurun, eğlenelim’


“Küçük oğul şaşkındı. Babasının kendisini sanki hiç suç işlememiş gibi kabul etmişti. Bağrına basıp oğlu olarak kucaklamıştı. Sevinçli baba onu nasıl bağışlamazdı? Nasıl sevmezdi? O oğluydu, canıydı.


“Büyük oğul yorgun argın tarladan geldi. Onların neden eğlendiklerini öğrenince çılgına döndü. Babasına kızdı. Bir gün olsun arkadaşlarımla eğlenmek için bana bir küçük oğlak bile vermedin. Oysa sana saygısızlık eden, her şeyini ahlaksızca harcayan oğluna besili danayı kestin. Onu nasıl böyle kabul edersin?


Hiçbir şey babanın mutluluğunu azaltmıyordu. Büyük oğlunun söylediklerine karşılık, * Oğlum neyim varsa şenindir. Ama kardeşin kaybolmuştu, bulundu. Bunun için kutlamak gerekiyordu’ dedi.


Beni dinleyenler dertli babanın sevgiyle davranışı karşenda sasıdılar. Tanrımız Isanın anlattığı öyküdeki şefkatli ve bağışlayan babadan katlarca feda derin bir sevgiye sahiptir.


 

25 Şubat 2016 Perşembe

Ebionltes’ten Samsatlı Paulus’a, II. ve III. Yüzyıllar Hıristiyanlığında İsa Sorunu

M.S. 318-323 yılları arasında İskenderiye’de çıkan ve kısa süre içerisinde bütün Akdeniz kentlerinin Hıristiyan cemaatleri arasında büyük kamplaşmalara neden olan Ariıısçıı teoloji tartışmasının ilk evresinde, Arius’un Hıristiyan teolojisi konusundaki düşüncelerine karşı çıkan İskenderiye piskoposu Alexander, bütün kiliselere yazdığı bir sirkülerde, Ariusçu teolojinin kökenini, Samsatlı Paulus (III. yüzyıl), Artemas (III. yüzyıl) ve Eblonites’e (II. yüzyıl) bağlamaktadır. Ariusçuluk ilk Hıristiyan İmparator Constantinus’un döneminde (306-337) Mısır’da, İsa’nın tabiatı (tanrısallığı ve beşeriliği) üzerine yapılan tartışmalar neticesinde ortaya çıkmış olup etkileri sadece dördüncü yüzyılda değil, daha sonraki yüzyıllarda da görülebilen, Geç Antikçağ Hıristiyanlığımın tecrübe ettiği en ciddi kırılmadır. Bu kırılmanın baş müsebbibi olarak gösterilen Arius, Antiochea (Antakya) Kilisesi’nde eğitim almış bir Libyalıdır. Tek Tanrı’nın mutlaklığına vurgu yapan Arius, İsa’nın tanrısallığının ezeli-ebedi olmadığını, bilhassa bunun kendisine Baba Tanrı tarafından bahşedildiğini savunmaktadır.


Bu noktadan hareketle, bu bölümün amacı, İskenderiye piskoposu Alexander’in işaret ettiği, Ariusçu teoloji geleneğinin erken devirlerdeki kökenlerini araştırmaktır. Erken kilise yazarlarının verdiği bilgilere ve günümüz tarihçilerinin birinci ve ikinci yüzyıl Hıristiyanlığına ilişkin yazılarından anlaşıldığı kadarıyla, İsa’nın tabiatı üzerine yapılan tartışmalar, üçüncü veya dördüncü yüzyılda birden ortaya çıkmış değildi. Eskiçağ ve modern literatürden, II. yüzyılda ve hatta öncesinde İsa’nın tabiatının dönemin Hıristiyanlar arasında ciddi bir tartışma konusu olduğu bilinmektedir. İsa’nın tabiatının ilk defa ne zaman tanrısallaştığını tam olarak tespit etmek çok zor görünse de, izleyicilerinin ona ‘öğretmen’ diye hitap etmelerinden anlıyoruz ki, yaşadığı dönemde İsa tanrılaştırılmamıştı. Sonraki kuşaklarda ortaya çıkan, İsa’nın tabiatına farklı yaklaşımlar, bir yandan teoloji tartışmalarını alevlendirirken, bir yandan da Antikçağ Hıristiyanlarını belli bir İsa anlayışı benimseme hususunda kristalizasyona zorlamaktaydı. Kilise için çok ciddi problem olan, İsa’nın beşer yönüne vurgu yapan bir teolojik geleneğin veya İsa teolojisinin (christologia), ilk dört yüzyıldaki temsilcileri arasında nasıl bir gelenek zinciri vardı (ya da var mıydı)? Zira, İsa’nın tanrısallığının reddi Reformasyon Çağı’nda bile taraftar bulan bir görüştü.


Gelenek sorununu bu grupların doğrudan kendilerini anlatan dokümanlarını analiz ederek çözümlemek daha tatmin edici olabilirdi. Ne var ki, Katolik-Ortodoksluk tarafından sapkın olarak ilan edilerek ‘ötekileştirilen’, farklı İsa anlayışına sahip grupların kendi perspektiflerinden hikâyelerine sahip değiliz.3 Hıristiyan sapkınların yazılarının çok azının mevcut olması bu noktada işimizi daha çok zorlaştırmaktadır. Bu kaynak sıkıntısının en önemli sebebi, sapkın olarak kategorileştirilen yazıların kasten imha edilmiş olmasıdır. Mesela, Arius’un yazılan İmparator Constantinus’un entellektüel faşizminin gazabından kurtulamamış ve imha edilmiştir. Buna ilaveten, özellikle Diocletianus döneminde devlet Hıristiyanları kovuşturmaya başladığında, kilise otoriteleri kendilerinden dini metinler istendiği zaman yetkililere kutsal metinler yerine sapkın olduğunu düşündükleri Hıristiyanların metinlerini vermişlerdir.


 

20 Şubat 2016 Cumartesi

Peygamberlerin Hayatlarına Kısa Bir Bakış

 


Hazreti Muhammed Mustafa


İslâm peygamberi, 570’te Mekke’de doğdu, 632rde Medine’de öldü.


Müslüman dininin ve medeniyetinin kurucusu, İlkel Arap kabilelerini biraraya toplayarak ilk Arap Birliğini kuran de det adamıdır. Hz. Muhammed, küçük yaşında öksüz kaldı Ailesi Kureyş kabilesinden olmakla beraber fakir düşmüştü. Akıllı ve zeki idi. Kervancılıkta başarılı işler yaptı. Fakir ve çalışkan gençlik devresinde, çevresindeki töreleri inceledi. Bütün insanlar için tek bir Allah’ın varlığını kabul ediyor ve sık sık Mekke yakınlarındaki Hira dağında dinî düşüncelere dalıyordu. Böyle bir günde, Cebrail ona gözüktü ve İslâm peygamberi olduğunu, müslümanlığı halka yaymasını bildirdi. Müslümanlığı ilk olarak karısı Hatice Ebu Bekir, Ali kabul ettiler. Hz. Ömer’in de İslâmlığı kabulü ile müslümanlar kuvvetlendi. Fakat Kureyşliler onlara eziyete başladı. Hz. Muhammed, 622’de Medine’ye hicret etti. Bu, İslâmlığın yayılmasında dönüm noktası oldu. Hz. Muhammed 630’da Mekke’yi aldı ve ilk İslâm devletini kurdu.


Hz. Ali


Hazret-i Ali, Ali bin Ebu Talib (Ebu Talib’in oğlu Ali), Hz. Muhammed’in amcasının oğlu, damadı ve dördüncü Halife, 598’de Mekke’de doğdu, 661’de şehit oldu. Ali’nin İslâm tarihinde, tasavvuf ve edebiyatta, ayrıca İran halkının siyasî mezhep ve inanışlarında önemli bir yeri vardır.


Hz. Ali. müslümanlığı kabul eden ilk dört kişiden biridir. Bedir, Uhud, Hendek gibi Peygamberin hemen bütün savaşlarına katıldı ve kahramanlığıyla kendini gösterdi. Halife Osman’ın şehit edilmesi üzerina 656’da halife oldu. Bunun üzerine İslâm dünyasında iç mücadeleler başladı. Başta Peygamberin hanımı Ayşe olmak üzere birçok müslüman, Hz. Ali’nin halifeliğini kabul etmedi. Onu, Osman’ın kaatili diye suçladılar. Aralarında savaş çıktı ve Ali «Cemel Olayı» nda rakiplerini yendi. Daha sonra halifeliğini kabul etmeyen Şam Valisi Muaviye ile Sıffin’de savaştı. Bu savaş sırasında halifelik, hileli bir seçim sonunda Muaviye’ye geçince Hz. Ali’nin taraftarlarından bazıları Haricîler adıyla birleşerek baş’kaldırdılar. Hz. Ali, Haricîlerin düzenlediği bir suikastte şehit edildi.


Hz. Ömer


Ömer Bin Hattap, ikinci Halife, 582’de Mekke’de doğdu, 644’te hançerlenerek öldürüldü.


Hz. Peygamber, ölünceye kadar yapacağı işleri Ömer’e danışmıştır. Hz. Ömer, dürüstlüğü ve adâletiyle ün yapmıştır. Hz. Ömer, İslâmiyetin doğduğu sırada diğer Kureyş kabilesi ileri gelenleri gibi Mûs-lümanlara kızıyordu. Fakat Müslümanlığı kabul ettikten sonra onun sâyesinde Mekke Müslümanları kuvvet kazanmıştır. Hz. Ömer, Hz. Peygamberin ölümünden sonra Medine’de çıkan karışıklıkların yatıştırılmasında Ebu Bekir’le beraber büyük rol oynadı. Ebu Bekir’in halife seçilmesinde yardımcı oldu. Onun ölümü üzerine 634 yılında halife seçildi. On yıl süren hilâfeti sırasında Arap-İslâm imparatorluğunun sınırlarını Cezayir’den Horasan’a, Toroslar’dan Habeşistan’a kadar genişletti. Ömer, Hıristiyan-lara ve Musevilere iyi davranışıyla da ün kazandı. Orduları, sınırlarda çarpışır ve zaferden zafere koşarken Hz. Ömer de, yeni kurulan imparatorluğun teşkilâtını ve kanunlarını yapmakla uğraşıyordu. Hz. Ömer iyiliği ve adâletiyle kendini sevdirmişti.


 


 

24 Ocak 2016 Pazar

Birbirine Uymayan Topluluklar

Hıristiyanlığın yayılması iki odak etrafında gerçekleşti: gezici vaizler ve bunların arkalarında bıraktıkları yerleşik sempatizan grupları. Yavaş yavaş Kilise (ecelesia; toplantıya çağrılan meclis) adı verilen ve Yunan sitesine özgü bir kurum olan mahalli topluluklar oluştu.


Bu terim zamanla iki anlama gelmeye geldi. Birincisi, belirli bir yerde bir araya gelen müminler grubu; ikincisi, bir bütün olarak İsa’nın Kilisesini oluşturan Hıristiyanların toplamıydı. Kendi binaları olmadığından, bu dini cemaatler, toplumsal durumları çok farklı olan insanların evinde toplanmaya başladı. Bunlar tıpkı vaktiyle Filistin’de İsa’nın etrafında toplanmış olan gruplara benziyordu. Bu cemaatler genellikle pagan (putperest) kökenli Hıristiyanlarla Musevi kökenli Hıristiyanlardan veya yakın çevrelerden gelen insanlardan oluşuyordu.


Bir süre sonra aralarındaki ayrılıklar, sorun yarattı: Tanrı’nın seçilmiş kavminden olduklarına inanan Musevi kökenli Hıristiyanlar yemekleri ile özellikle müminlerin iman birliğini ve Tanrı’yla ilişkilerini temsil eden ekmek ve şarabı, bu konudaki ilkeleri bilmeyen pagan kökenli Hıristiyanlarla paylaşmak istemedi.


Hıristiyanlığın bu ilk döneminde ortaya çıkan sorun şuydu: İsa’nın İncil’inden (müjdesinden) faydalanmak için, Musevilikten geçmek şart mıydı? İnayetten (Tanrı’nın karşılıksız affından) yararlanmak için, önce Tanrı’nın seçilmiş kavmine katılmak ve onun işareti olan sünnet görevini yerine getirmek ve bu görev konusunda diğer Musevi yasalarına uymak gerekli miydi? İncil’in kayıtsız ve şartsız paganlara da açık olmasını savunanların başında gelen havari Paulus’un görüşü ve inancı bu konuda galip geldiyse de, sorun tartışma ve anlaşmazlıklara yol açmaktan geri kalmadı.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Tarihin Sahnesinde Altınlık Makamında Mütevazi Bir Zat

Bu yazımda sizlere büyük üstad Necip Fazıl’ın kısaca hayatını anlatacağım. Çeşitli kaynaklardan derlediğim bu yazımı umarım beğenirsiniz. Sadece bir edebiyatçı olarak kalmayan ünlü sanatçı, dini bilgilerle günümüzde özlü sözleri gerek sosyal medyada gerekse çeşitli eğitim kurumlarında kendisine atıfta bulunulmaktadır.

İstanbul,Sultanahmet’te doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüştür. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek, Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris’te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders vermiştir (1939-1942).


Daha gençlik yıllarında basınla ilgilenen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır. Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçe’nin Yaşayan En Büyük Şairi” unvanını vermiştir.


Necip Fazıl’ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. “benim de yerim bu el oldu yâhu,Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır  anılarında. Kısakürek, bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua,  Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.


Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.


Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit’i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Ağaç’ta olduğu gibi Büyük Doğu’nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi’nin Sait Faik’e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.


Ancak, Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.